Cuma, Şubat 23, 2018

 

Çevirinin politikası olursa



Çeviriye çok açık bir yayıncılık sektörümüz var. Dünya’da, özellikle Batı’da yayımlanan eserleri çok sıkı takip ediyor, nitelik ve nicelik açısından önemlileri hızla Türkçe’de yayımlıyoruz. Yayınevlerimizin listeleri çeviri eserlerin çokluğu ile dikkati çekiyor. Klasik eserleri sürekli ve çok okumada da sanıyorum Dünya’da nadir bulunan ülkelerdeniz. Çoksatarlar listelerinde klasikler yer alıyor, yeni eserlerle yarışıyorlar.
Yayıncılarımız çeviri eserlere nasıl yöneldi? Okurun klasikleri sürekli ve çok okumasının nedeni nedir? Bu gibi sorular beni hep meşgul etmiştir. Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Türkiye’de Çevirinin Politikası ve Poetikası’nda (Ocak 2018, çev. Tansel Demirel, Türkiye İş Bankası Kültür Yay.) bu soruların bir çoğunun cevaplarını veriyor.
Çeviri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılından yani Batılılaşmaya karar vermesinden itibaren kültürel kalkınmanın en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilmiş. Devlet kontrolünde ve yönetiminde bu işin sağlanabileceğine inanılmış ve bu amaçla çeviri komisyonları, büroları kurulmuş. 1832’de kurulan Tercüme Odası’nı, 1839’dan sonra kurulan Encümen-i Daniş’in çeviri çalışmalarını, anımsayalım. Cumhuriyet döneminde de 1921’de kurulan Telif ve Tercüme Heyeti var. Yani Hasan Âli Yücel’in Tercüme Bürosu bir ilk değil. Ama bu yöntemin en başarılı şekilde hayata geçirildiği örnek.
Türkiye’nin çağdaşlaşmasını yüzünü tamamen Batı’ya dönerek gerçekleştirme arzusu da Osmanlı’dan beri gerçekleştirilmeye çalışılan bir şey. Şehnaz Tahir, Cumhuriyet’ten sonra yapılan bir “kültür planlaması” ile bunun “başarıldığını” anlatıyor. Bu bir “Türk Rönesansı” olacaktır. Türk rönesansının ideolojik temeli de hümanizm. Bir tür insan mühendisliği.  
Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş, dilde arılaşmaya yöneliş, Öztürkçe’nin teşviki ile birlikte çeviriye verilen destek birarada değerlendirildiğinde bu anlayış daha net görülür. Köy Enstitüleri’nin, Halk Evleri’nin, Halk Odaları’nın kurulması, Devlet Konsevatuarı’nın açılması. Bale, opera ve klasik müziğe verilen önem “Türk Rönesansı”nın çeşitli sanat dallarındaki  yansımaları olarak görülüyor. Kültürel kalkınma eğitim ve sanatın teşviki ile olacaktır ve bunu gerçekleştirecek kurum da Maarif Vekâleti yani Milli Eğitim Bakanlığı.
Türk Rönesansı hümanizm üzerinde gelişecekse Yunan Klasikleri’nin çevrilmesi gereklidir ve bu noktada da Tercüme Bürosu’nun önemli işlevi olacaktır. Batı Edebiyatı’ndan yapılacak çevirilerin Türk yazarlarının eserlerine örnek olacağı, onları bu türde yazmaya özendireceği de düşünülmektedir. Yani çeviri politikası hem Türk Rönesansı’nın önemli bir parçası olacak hem de Türk Edebiyatı’nın geleceğini belirleyecektir. Çok önemli ve anahtar bir rol verilmiş çeviriye. 
1-5 Mayıs 1939’daki Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nde çeviri politikaları en çok konuşulan konu olmuş. Kongrede hangi kitapların öncelikle çevrilmesi gerektiği tartışılmış, listeler hazırlanmış. Ardından da Tercüme Bürosu çalışmaya başlamış.  
Şehnaz Tahir çeviri tarihine yönelik araştırmalarda, daha çok Tercüme Bürosu’nun faaliyetine odaklanıldığını yazıyor. Bu odaklanma sonucunda da Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tüm çevirilerin Tercüme Bürosu kaynaklı olduğu gibi bir ortak tez ortaya çıktığını belirtiyor. Durum gerçekten böyle miydi, bunu sorgulamamız gerekli, diyor.
Türkiye’de çeviri tarihine de, genel olarak Cumhuriyet sonrası edebiyat tarihine bakışta da seçkinci bir yaklaşım var. “Saygın” ya da “yüksek” edebiyat diye tanımlanan örneklere bakılıyor ama “popüler” ya da “halk edebiyatı” diye adlandırılan eserler, çeviriler tamamen görmezden geliniyor.
Devlet Tercüme Bürosu ile yetinmemiş, özel yayınevlerinin de kendi politikası yönünde yayın yapmasını özendirecek tedbirler almış. 1940’lara kadar özel yayınevlerinden kitap satın alma yoluyla verilen desteğin yöntemini değiştirmiş. Çevrilmesi gereken kitaplar listesi ilan etmiş ve bu listeden yayınlanacak kitapları satın alacağını bildirmiş. Remzi, Varlık gibi yayınevlerinin listelerindeki klasik eserlerin çokluğunun bir nedeninin de devletin bu politikası olduğunu anlıyoruz. Şehnaz Tahir Tercüme Bürosu ve bazı özel yayınevlerinin yayımladığı çevirilerin tüm bir yayıncılık sektörü içinde ne kadar payı vardı, onu da incelemiş. Bu incelemede Türkiye’deki yayıncılık tarihine de önemli katkılarda bulunmuş. Harf Devrimi’nden sonra Türkiye’de yayıncılığın nasıl şekillendiğini de araştırmış.
1938–48 tarihleri arasında İngiliz ve Amerikan Edebiyatı’ndan yapılan çevirilere baktığımızda Maarif Vekâleti’nin 74, özel yayınevlerinin 391 kitap yayımladığını görüyoruz. Aradaki fark çarpıcı. Türlere dağıtıldığında daha da ilginç hale geliyor tablo. Romanların %91’ini, çocuk kitaplarının %98,5’ini, popüler kitapların %100’ünü özel yayıncılar yayımlamış. Sadece tiyatro eserlerinde devletin payı %72,5 özel yayınevlerinin %27,5.
Şehnaz Tahir, genel olarak yayıncılığa baktığımızda ise halk kitapları denilen Kan Kalesi, Arzu ile Kanber gibi kitapların yüzbinlerce tiraja ulaşırken klasiklerin ortalama baskı adedinin devlet yayınlarında 3 bin olduğunu, bu sayının özel yayıncılarda daha da düşük kaldığını belirtiyor. Zamanla destanların, cenk hikayelerinin yerini, popüler edebiyat, Mayk Hammer çevirileri almış.
Şehnaz Tahir Erken Cumhuriyet döneminde edebiyat çevirisi alanını şekillendiren “politika”yı devlet belirlese de ve “poetika”yı okur, dolayısıyla özel yayınevleri belirliyordu, ağır basan da poetikaydı, diyor tezinde.
Çeviri politikasının günümüze yansımasına gelirsek hem metnin tamamını çevirmek, aslına sadık kalmak gibi çeviri etiği diyebileceğimiz kuralların Tercüme Bürosu ile koyulduğunu hem de önemli eserlerin çevirilerini, klasikleri okuma alışkanlığının o dönemde şekillenip bugüne yansıdığını düşünüyorum. Yayıncılarımızın bu kadar çok ve nitelikli çeviri yayımlamasında da bu politikanın etkisi vardır. Yani devletin çeviri politikası yayıncılık sektörünü belirleyemese de iyi çeviri alışkanlığını hem okura hem de yayıncıya kazandırmış. Bu da önemli bir kazanımdır.
Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Türkiye’de Çevirinin Politikası ve Poetikası, 1923-1960 adlı çalışması çeviri tarihimize farklı bir bakış getirirken kültür politikası ile yapılan “insan mühendisliği”nin topluma, kültürel yapılanmaya nasıl bir etkisi olacağına da önemli bir veri oluşturuyor. Yayıncılık tarihi hakkında da önmeli biligler veriyor. Merakla okudum, çok şey öğrendim.22.02.2018

Etiketler: ,


Perşembe, Şubat 22, 2018

 

Sabahattin Ali’nin Şehirleri



“Yolculuklar bana zevk verir. Bu zevkte varacağım hedefin zevki dahil değildir. Yolculuk, bu bir yerde durmadığını, hareket ettiğini bilmek şuuru, bu bir yere bağlanıp kalmaktan kurtuluş başlı başına tatlı bir şeydir” cümleleri karşılıyor izleyicileri “Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” sergisinin girişinde. 
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın yeni binasındaki ikinci sergi. Sabahattin Ali’nin kendi kaleminden anlatımıyla kurgulanan sergi binanın iki katına yayılmış. Sabahattin Ali Arşivi’nden çıkan yeni belge ve fotoğrafların yanı sıra Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndaki belgelerle oluşturulmuş. Küratörü yıllardır Sabahattin Ali araştırmaları yapan, kitaplar yazıp derleyen Sevengül Sönmez. Sabahattin Ali’nin yaşamı boyunca bulunduğu Anadolu şehirlerine ve Berlin’e, Almanya’da gezdiği şehirlere onun gözünden bakmayı amaçlamış.
Sabahattin Ali’nin bakışı sadece yazdığı öykü ve şiirlerle ya da seyahat notlarıyla değil onun çektiği fotoğraflarla da yansıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu şehirlerindeki yaşamı onun metinlerinden, mektuplarından, yakın dostlarının anılarından parçalarla görmekle kalmıyoruz büyük bir görsellikle de karşılaşıyoruz ki serginin esas zenginliği bence bu.
Sabahattin Ali’nin fotoğraf merakını önceki çalışmalardan biliyorduk. Bu sergi ile bir kez daha hem fotoğraf çekmeyi hem de çektirmeyi çok sevdiğine şahit oluyoruz.
Doğrusu “Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” sergisine gelmeden önce aklımda “Sabahattin Ali ile ilgili görülmedik ne kaldı?” sorusu vardı. Sevengül Sönmez görüldük ve görülmedik malzeme ile büyük ustanın yaşamına yeni bir bakış açısı getirmiş. Sabahattin Ali’nin yaşam öyküsündeki ince ayrıntılara, eserlerine kaynaklık eden mekân ve kişilere ışık tutmuş. Sergide hem daha önce görmediğimiz görsel malzemeler hem de ilk kez günışığına çıkan belgeler var. Balıkesir Öğretmen Okulu’nda tuttuğu günlük, Kürk Mantolu Madonna’nın taslakları, Almanya’dan Mustafa Seyit Sutüven’e yazdığı “Mustafa’ya Mektup” şiiri, Nahit Vedat Fıratlı ve Ayşe Sıtkı İlhan’a yazdığı mektuplar sergide ilk kez izleyenlerle buluşuyor. Nahit Hanım’a yazdığı mektup özellikle dikkat çekici. Belki gizli kalmış bir aşk. Sabahattin Ali’nin yaşamında önemli rol almış kadınlardan biri daha kayıtlara geçiyor. Sevengül Sönmez’in bundan sonraki adımı herhalde büyük ve ayrıntılı bir Sabahattin Ali biyografisi kaleme almak olacaktır. Beklentimiz ise bir Sabahattin Ali Müzesi kurulması.
Sabahattin Ali’nin yaşam öyküsüne baktığımızda Anadolu’nun birçok kentinde kısa ya da uzun sürelerde yaşadığını görüyoruz. Hem öğrenimi ve hem de öğretmenlik görevi nedeniyle şehir şehir gezmiş.
Serginin adı “Şehirlere Alışamadı” ama bence taşraya alışamamış. “Hanende Melek” öyküsüne ilham veren Yozgat’la ilgili yazdıkları bu kanımı güçlendiriyor. “İstanbul hasreti beni fena halde sardı. Evleri, sokakları, denizleri, insanları gözümden gitmiyordu. Aksaray’da karpuz satan külhanbeyi, bana bu Orta Anadolu kazasının en yüksek memurundan daha yakın, daha konuşulur geliyordu” diye yazmış. Ayşe İlhan’a da 1927’de Cumhuriyet İlkokulu’nda görev yaptığı Yozgat için “Oradaki hayatım ömrümün en sıkıcı devridir” diye yazmış. Büyük kentlerin adamı olduğu düşünülebilir ama küçük Anadolu kentlerine alışamasa da uyum sağladığı, orada kendine bir yer edindiği de anlaşılıyor. Reşat Mazhar Ertüzün “vilayet erkanı evlerde toplanırdı” diye anlatırken “Sabahattin bu toplantıların neşe kaynağıydı” diyor. Eserlerinin birçoğuna da buralar kaynaklık etmiş. Sergide bunların örneklerini de görüyoruz.  
“Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” sergisi 27 Nisan’a kadar ziyaret edilebilecek. Sergiyi gezdikten sonra girişteki kitapçıyı ziyaret edip sergiyi kalıcılaştıran kitabı da edinmenizi öneririm.21.02.2018

Cuma, Şubat 16, 2018

 

Murat Belge’nin Çağdaş Türk Şiiri yorumu



Murat Belge’nin Şairaneden Şiirselliğe adlı kitabı 581 sayfalık oylumlu bir çalışma. Alt başlığı da oldukça kapsayıcı. Başka bir deyişle iddialı; “Türkiye’de Modern Şiir”. Kurucu şairler olarak kabul ettiğimiz Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’den başlayarak Çağdaş Türk Şiiri’nin değerlendirmesini yapmak amacında.
Çağdaş Türk Şiiri hakkında çalışmaların sayısı çok az. Murat Belge’nin çalışması gibi kapsamlı olan, alanın bütününü değerlendirmeye aldığını bildiren çalışma ise hemen hiç yok. Bu nedenle Belge’nin çalışmasını önemsiyorum.  
Murat Belge’nin edebiyat üzerine çalışmalarının esas olarak Türk romanı üzerine yoğunlaştığını biliyoruz. Son yıllarda da bu çalışmalarını ard arda kitaplaştırdı. Şairaneden Şiirselliğe (Ocak 2018, İletişim yay.) Belge’nin şiir üzerine ilk kitaplaşmış çalışması. Daha önceden sadece bazı makalelerini anımsıyoruz.
Murat Belge, 14 sayfalık bir Önsöz’le kitabı yazma amacını, yöntemini, bakış açısını açıklamış. Önsözde samimi itirafları da var. Öncelikle kitabın üniversitede verdiği derslere temel olması amacıyla ya da o derslerden hareketle yazıldığını anlıyoruz. Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü son sınıfında verilen “Türk Edebiyatı” dersi söz konusu. Bir dönem roman diğer dönem de şiir üzerine çalışılıyormuş. Murat Belge “yakın okuma” yöntemini kullanıyormuş. Roman deyince tek bir romanı ele alıyorlarmış. “Zebercet’ten Cumhuriyet’e Anayurt Oteli” (2015, Bilgi Üniversitesi yay.) böyle ortaya çıkmış. Tek bir romanı okuyup yorumlayarak yarım dönemde tüm Türk romanını anlamak büyük bir iddia. “Birinci semestredeki şiir faslı zaten bu yöntemin çıktığı ortam sayılır; doğduğu yer. Şiiri alımlamanın başka bir yöntemi olacağını düşünemiyorum. Şiir her kelimeyi ve kelimeler arasındaki ilişkileri uzun uzun düşünmemizi, ölçüp biçmemizi gerektiren bir söylem biçimi” (s.10) diyor. Yani Türkiye’de Modern Şiir’i inceleme yöntemi olarak “yakın okuma”yı tercih etmiş. Yakın okumada belli başlı metinler tek tek okunup inceleniyor. Tek bir şiirden yola çıkılarak o şiiri yazanın tüm şiir yaşamı hakkında yargılara varılıyor. Yakın okuma’nın yöntem olarak doğruluğu, tutarlılığı çok tartışılmış. Moretti’nin yakın okuma, edebiyatın doğasını ve gerçek faaliyet alanını açıklamakta yetersiz kalır, dediğini anımsayacaksınız. Türkiye’de de Berna Moran’ın roman eleştirileri temel alınarak çokca tarışılmıştı. Zamanında Murat Belge’nin o tartışmalara katıldığını da biliyoruz. Tek bir şiirle bir şairin tüm şiir yaşamını anlamak büyük bir iddia keşke Murat Belge bunun nasıl başarıldığını  da anlatsaymış.
Belge “yakın okuma yöntemini kullandım” diyor ama bununla yetinmemiş, önsözde de belirttiği gibi, şairlerin yaşam öykülerini, onlarla ilgili anılarını hatta kanılarını, onları sevip sevmeme gibi kişisel duygularını da işe katıyor. “Eklektik bir yöntem” ya da yöntem karmaşası. Çünkü her şaire aynı şekilde yaklaşmıyor. Bazı yazıda biyografi ve yakın okuma var. Bazısına anılar da katılıyor. Bazen dönemin siyasi koşulları ya da Dünya şiiri ile etkileşim söz konusu. Bazı yazılarda şairin diğer türlerdeki çalışmaları da yakın okumaya alınıyor. Bazen de bunların hiçbiri yapılmıyor. Bana Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri’ni anımsattı. Bu yaklaşımda şairin yaşam öyküsünün, özellikle onunla ilgili anıların şiirine nasıl yansıdığı izaha muhtaç, Ece Ayhan örneğindeki gibi kendi yaşamından değil de okuduğu ve düşündüklerinden yola çıkıyorsa hiç anlamlı değil. Bu yöntem karmaşasının Belge’nin değerli ve tartışılmaya değer görüşlerinin dikkatten kaçmasına neden olduğu kanısındayım. 
Kitabın altbaşlığı “Türkiye’de Modern Şiir” ama giriş bölümü dışında Belge bir tarih yazmıyor. Şairleri tek tek ele alıyor. Şairlerin kendilerinden önceki şairlerle, şiir anlayışlarıyla bağlarını da kurmuyor genellikle. “Şiir serüvenlerini yeterince izleyeme”diği, “hakkında bir bölüm yazacak kadar tanımadığı” şairler hakkında yazmamış. Bu nedenle İkinci Yeni bölümünde Sezai Karakoç yok. Ziya Osman Saba, Sabahattin Kudret Aksal, Bedri Rahmi, Necati Cumalı, Ceyhun Atuf Kansu, Tevfik Akdağ, Sabri Altınel, Hilmi Yavuz, Gülten Akın, Ergin Günçe, Ahmet Oktay için “bunlar da, Türkiye’nin şiir tarihinde yeri olan şairler” dese de kitaba almadığını belirttiği şairler. “Onlar olmayınca, bu kitap da bir ‘edebiyat (şiir) tarihi’ olmuyor. ‘İzlenimsel’ olarak kalıyor. Eksik kalıyor” demiş (s.12). Haklı.
Örneğin biri bütün eserlerine almadığı iki şiirle Necip Fazıl’ı çözümlemeniz mümkün değil. Necip Fazıl’ı Türk Şiiri içinde bir yere koymadığınızda izini süren Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu, Ebubekir Eroğlu gibi şairleri hiç göremezsiniz. İki önemli damardan “Metafizik Şiiri” de hiç anlatmamış olursunuz. Benzer durum Nâzım Hikmet okuması ve sanki bir bölüm açılmış gibi görünse de “Toplumcu Şiir” için de geçerli. Murat Belge Ahmet Arif’i ve hiç sevmediğini sık sık belirttiği Attilâ İlhan’ı da kerhen okuyor. Böyle olunca da 1950 sonrası şiirinin olumlu ya da olumsuz nasıl bir değişim yaşadığını anlayamıyor. Türk Şiiri Garip ve 2. Yeni’den ibaretmiş gibi kalıyor. Onlarda bile eksik.
İkinci Yeni sonrası ise hiç yok. Birlikte dergi çıkarttığı, yani yakından izlemiş olması gereken 60 Kuşağı şairlerine bile yer vermemiş Belge. Teorik açıklamalara girişiyor. “Şiir, ‘şiir yazanlar’ın elinde olmayan nedenlerle, bir anlamda ‘marjinalize’ oldu. Alanı daraldı. Daha özel bir dil haline geldi. (..) Okuru azalmasa da üzerine konuşan, tartışan kesim azaldı” diyor (s.11). Bu konuda hiçbir delili yok. İsmet Özel ya da Ataol Behramoğlu şiiri herhangi bir 2. Yeni şairinden daha mı az okundu, tartışıldı? Aksine daha çok okuduklarını, konuşulduklarını söyleyebiliriz. Son 60 yılın şiirini değerlendirememesini kendi eksiğine değil şiire yüklüyor. Oysa “benim yoğun şiir okuduğum ve bu alanda olanları izlediğim dönem altmışları ve yetmişleri kapsar” (s.13) diye bir açıklaması var. Bununla yetinebilirdi.
Murat Belge “okudum” dediği ve yazmaya değer bulduğu şairleri de yeterince okumamış. “‘İkinci Yeni’nin Üç Büyükleri’ diyebileceğim Cemal, Edip ve Turgut’un son yıllarında yazdıkları şiirlerin önemli bir kısmını kaçırdım. Yalnız onların olgunluk dönemi şiirleri değil, bugün hayatta olan ve ürün vermeye devam eden kuşakların şiirlerini de aslında pek az tanıyabildim. Son bir ‘itiraf’ ya da ‘uyarı’ olarak, kitaba aldığım her şairi aynı titizlikle inceleyemediğimi söyleyeyim. Örneğin Fazıl Hüsnü’nün uzun şiir hayatı ve mebzul ürünlerinin çok az bir kısmı burada görünüyor. Oktay Rifat’a daha ayrıntılı bakmış olmayı isterdim. İlhan Berk’in şiirlerine hiç giremedim, ‘yakın okuma’ yapamadım” (s.13) diyor ama “bu eksiklerimi tamamlayıp, gerekli okumaları yapıp sonra yazayım,” demiyor. Varolan birikimi ile yazmaya girişiyor. Sanırım bu kitabın acilen yazılması gerekiyordu, bu eksikler bilinip, önsözde de samimi olarak itiraf edilerek ön alınarak yazmaya girişildi. Belge, keşke neden acele ettiğini ve kendi deyimiyle “eksik” kitap yazdığını da açıklasaydı.
Kitabın Türkiye’de modern şiiri izlemek hatta karşılaştırmalı edebiyat öğrencilerine öğretmek gibi bir amacı var. Belge kitapta geçmiş dönemlerdeki “şairaneliğin” yerini modern dönemde “şiirselliğin” aldığını iddia ediyor. Ama tezini kanıtlayamıyor. Çünkü Çağdaş Türk Şiirinin önemli bir bölümünü göz ardı ediyor ya da yok sayıyor. Şairlerin şiir anlayışlarına, bağlarına bakmıyor. Nasıl bir geleneğe eklemlendiklerine, kimleri etkilediklerine bakmadığı için de değerlendirmeleri köksüz, mesnetsiz kalıyor. Ama bu eksik okumayla hem hakkında yazdığı şairler hem de İkinci Yeni sonrası yazılan şiir hakkında kesinlemeleri, katı yargıları var.
“Edebiyat (şiir) tarihi” olamamak bir yana Şairaneden Şiirselliğe’yi okuyunca kurucu şairlerden İkinci Yeni’ye uzanan tarih aralığında Türkçe’de nasıl bir şiir yazıldığını, hangi eğilimlerin geliştiğini de tam olarak anlamanız mümkün değil. 15.02.2018

Etiketler: ,


 

Attilâ İlhan Yaratıcı Yazarlık Merkezi’ne ne oldu?



11 Ağustos 2016’da Seferihisar Belediyesi’nin evsahipliğinde CHP’nin “Türkiye Sanat Çalıştayı”nda sanatçı ve yazarlarla buluştuğunda Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu Teos’taki yazarevinin açılışını yapmış ve merkezin adının “Attilâ İlhan Yaratıcı Yazarlık Merkezi” olacağını açıklamıştı.
Attilâ İlhan memleketi İzmir’in övünç kaynağıdır. Başta Büyük Şehir Belediyesi olmak üzere İzmir Belediyeleri, Attilâ İlhan’ın anısına birçok etkinlik düzenliyor. Karşıyaka Belediyesi “Attilâ İlhan Şiir Yarışması”nı yıllardır sürdürülüyor. Ama İzmir’de herhangi bir yere Attilâ İlhan’ın adının verildiğini sanmıyorum. Bu nedenle Seferihisar Belediyesi’nin yazarevine adının verilmesini sevinçle karşılamıştım.
Günümüzde en önemli haberleşme kaynaklarından biri sosyal medya. Birçok haberi öncelikle ya da sadece twitter’dan alıyoruz. 27 Ocak’ta Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer kişisel hesabından “Muhteşem Sığacık Körfezi manzarasıyla doyumsuz bir seyir keyfi sunan Lokanta açıldı” mesajını paylaşıyordu. Mesajın altına da bir haber eklenmişti. Seferihisar Belediyesi internet sitesinde yayımlanan haberde yer alan fotoğraf çok tanıdıktı. Fotoğraftaki binanın duvarında “Teos Yazarlarevi” yazıyordu. Zaten haberde de “Teos Yazar Evi alt katında bulunan Lokanta, haftanın her günü hizmet verecek. Lokanta, Seferihisar’ın “Gelin ve Damat” adayları için de eşsiz bir nişan ve düğün mekanı olacak” deniyordu.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Attilâ İlhan Yaratıcı Yazarlık Merkezi” adını verdiği yer “Teos Yazarlarevi” olmakla kalmamış, eleştirilere de kulak tıkanmış. “Türkiye Sanat Çalıştayı”nda başta Doğan Hızlan olmak üzere konuşmacılar belediyelerin “çok amaçlı” diye yaptıkları kültür merkezlerinin “tek amaçlı” hale gelip nikâh salonlarına dönüşmesini eleştirmiş, CHP’li belediyelerin bu yanlıştan vazgeçmelerini talep etmişti. Attilâ İlhan’ın adı verilen yazarevinin bu konuda iyi bir örnek olduğunu da söylemiştik. O toplantıda ev sahibi sıfatıyla Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer de bulunuyordu.
Tunç Soyer kuşkusuz bunları duymuştu ve eleştirilerden kendince dersler (!) çıkartmıştı.
Tunç Soyer’in “çıkarttığı dersler”i ise bir buçuk yıl sonra rastladığım bir tweet’te görüyordum. Yazarevi’ne Attilâ İlhan adı konmamış ve altına bir lokanta açılıp “nişan ve düğün mekanı” olarak halkın hizmetine sunulmuştu.
Serferihisar Belediye’sinin kültür ve sanata verdiği önemi, Tunç Soyer’in tüm belediyelere örnek olacak projelerini taktirle izliyorum. O nedenle bu gelişme beni çok şaşırttı. Konuyla ilgili iki tweet attım. Sağolsun, Tunç Soyer de cevapladı. Sonra da konuyla ilgili yazıştık.
Tunç Soyer “Yapının mülkiyeti, içeriği değişince, "Yaratıcı Yazarlık Merkezi" olmaktan çıkardık, "Yazarevi ve Araştırma - Uygulama Merkezi" olarak hizmet vermeye karar verdik. Bu durumda bir edebiyatçının adıyla anılmasının içeriğin eksik anlaşılmasına yol açacağını düşündük” diye yazıyor. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi ile başlanan proje iptal olmuş. Yazarevi adı duruyor, vazgeçilen sadece “Attilâ İlhan” adı. Yerin bir edebiyatçının adı ile anılması nasıl bir eksik anlaşılmaya yol açar, anlamadım. Ayrıca Tunç Soyer’in Attilâ İlhan’ın “sadece edebiyatçı” olmadığını, çok yönlü bir kültür adamı olduğunu bilmediğini de sanmıyorum. Bir başka nedeni olmalı. Belki Attilâ İlhan’ı sevmiyor. Belki Kemal Kılıçdaroğlu’nun ad koymasından hoşlanmadı. Belki aklında başka bir isim vardı. Olabilir. Sebep ne olursa olsun hem Attilâ İlhan’a hem de bu yere onun adını veren Kemal Kılıçdaroğlu’na saygısızlık yapıldığını düşünüyorum. Diğer açıdan bakınca da Attilâ İlhan’ın adının verildiği bir yerin düğün ve nişan törenleri için kullanılmasını onaylamayacağını bildiğimden “iyi ki adını koymamışlar, çok üzülürdük,” diyorum. 14.02.2018

This page is powered by Blogger. Isn't yours?