Salı, Ekim 17, 2017

 

“İpin ucundan çekince gerisi geliyor”



Hasan Gören ilk romanı Zan’da 68 Kuşağı’ndan, 70’li yılların başından polisiye ögeler taşıyan bir öykü anlatıyor. Romanın ana kahramanı İrfan bir amiralin oğlu. Ankara’da Hukuk Fakültesi’nde okuyor. Bir sabah fakülte kantininde çay içerken bir arkadaşı Fuat’ın onu Cebeci Camisi’nin orada beklediğini söylüyor. Acil bir durum var.
Fuat, siyasi gruplarının okuldaki temsilcisi. Bir eylem hazırlığı yapıldığı sırada polis arkadaşlarının bulunduğu evi basmış ve çatışma çıkmış. Ölü, yaralı var mı, bilinmiyor. Fuat geç kaldığı için polisten kurtulmuş.
Fuat yapılmış ve yapılacak bir çok eylemin planlayıcısı olduğu için polis Fuat’ın peşine düşecek. Örgüt Fuat’ın yurtdışına çıkmasına karar vermiş. Bu kaçış da Karadeniz’den olacak. İrfan’ların Akçakoca’daki yazlığına gidecekler. İki gün sonra da Fuat bir tekne ile kaçacak. Plan bu.
İrfan’ın babasının o yıllarda üretimine başlanmış son model bir Anadol’u var. Onu alıyorlar. Son dakikada yanlarına Fuat’ın sevgilisi, İrfan’ın da yakın arkadaşı olan Serap da katılıyor.
Hasan Gören tam tarih vermiyor ama bazı verilerden romanın 1971 yılında, 12 Mart Darbesi öncesinde geçtiğini tahmin ediyoruz. Zira 12 Mart sonrası çok daha şiddetli olacak, 68 Kuşağı’ndan bir çok devrimci ya yakalanacak ya da öldürülecek.      
Arka kapakta “Siyasi gerginliğin had safhada hissedildiği, kutuplaşmanın keskin olduğu bir Türkiye” deniyor ama romanda kutuplaşmanın diğer tarafı sağcılar, ülkücüler yok. Bunun olmamasının bence sakıncası yok, zaten romanın da anlatmak istediği başka bir mücadele. Daha insani konular. Bir sol grup içindeki insan ilişkileri, hesaplaşmalar ve kaçınılmaz olarak bir aşk hikayesi... Kırık bir aşk hikayesi bu. İrfan çocukluktan beri tanıdığı Serap’a yıllardır âşık ama bir türlü hislerini söyleyememiş. Öte yandan Serap’sa sevgilisini yolcu etmenin üzüntüsü içinde.
Fuat kendisini kaçıracak tekneyi beklerken bir soygun haberi geliyor. Para taşıyan bir banka aracına saldırılmış, araç içindeki paralarla birlikte yakılmıştır. Bu olay arkadaşlarının kaldığı evin basılmasının öğleden sonrasında gerçekleşmiştir. Fuat ve İrfan bunu da kendi gruplarının gerçekleştirdiğini anlar.
Yurtdışına kaçacak olması ile bu olaylar birlikte yorumlandığında Fuat’ın arkadaşlarının yakalanmasını sağladığını ve ardından soygundan alınan paralarla kaçtığı gibi bir yorum yapmak da mümkündür. Yani Fuat’ın suçsuz olduğunu kanıtlaması gerekir. Bir yandan da bizi polise kim ihbar etti diye düşünmekte, aralarındaki ihbarcıyı bulmaya çalışmaktadır.
İrfan Fuat’ı kaçıracak tekne ile ilgili düzenlemeleri yapmak için evden ayrılır. Dönüşünde Serap yoktur. Fuat kavga ettiklerini ve Serap’ın çok sinirlenip gittiğini söyler.
İrfan, Fuat’ı yolcu ettikten sonra Ankara’ya gider ve Serap’ı aramaya başlar. Bir türlü bulamaz ve izini sürmeye başlar.
Zan esas olarak “polisiye” nitelikte bir roman. Aynı zamanda bir dönem romanı. 70’li yılların başında geçen romanda ilerleyen sayfalarda işlenen cinayetlerle birlikte bu polisiye nitelik daha da artıyor. Hasan Gören’in polisiye gerilmi yaratmakta da, 70’li yılların atmosferini anlatmakta da oldukça başarılı olduğunu söylemeliyim. Ama Hasan Gören’in esas amacının 70’li yıllarda geçen siyasi bir polisiye yazmak olmadığı belli. O yine arka kapakta, hem de büyük punto ile belirtildiği gibi “bir büyüme hikayesi” anlatmak istiyor. İrfan özellikle bu yaşadıklarından yola çıkarak kendi ile bir hesaplaşmaya girecek ve hayal ettiği dünya ile gerçeklerin örtüşmediğini anlayıp olgunlaşacaktır. Amaç bu.
Romanın gelişimi polisiyeye yöneliyor ama yazar onu büyüme hikayesine çekmeye çalışıyor, romanın dört dörtlük olmasını önleyen de bu durum. Polisiye hızlı hareket etmeyi, macerayı sekteye uğratmamayı gerektiriyor, Hasan Gören kahramanları durup düşünsün, birbirleriyle konuşup hesaplaşsın, hayat dersleri çıkartsın istiyor.
Romanın daha başında, bir polisiye okuru olarak düşünüyorsunuz; Arkadaşlarınızın kaldığı ev basılmış, siz kıl payı kurtulmuşsunuz, ne yaparsınız? Bir an bile durmadan kaçmanız gerek. Fuat ne yapıyor? Sevgilisi ile vedalaşmaya gidiyor. O da yetmiyor eve gidip valizini hazırlıyor. Sonra da Ereğli’de kendi grubundan birinin babasının evinde iki gün bekliyor. Neyse ki eski Yeşilçam filmlerindeki gibi oluyor, Türk polisi yakalamıyor. Onlar da, üç arkadaş hesaplaşacak, birbirlerini tartıp, kanılar oluşturacak zaman buluyorlar. Zaten İrfan’da sürekli her şeyi düşünüyor, ayrıntıları inceliyor, farklı açılaran bakmayı deniyor.
Yazara bu da yetmiyor. İstanbul’a gidip Serap’ın izini sürecek İrfan’ın yanına Esra diye bir arkadaşını katıyor. Esra, aslında İrfan için biçilmiş kaftan. Güzel, akıllı bir genç kız. İrfan onunla sohbete doyamıyor. Uzun uzun felsefe, kültür ve sanat hakkında tartışıyorlar. Polisiye bir aksiyon varken, ard arda insanlar ölürken bu sohbetler de olayların akışını sakatlıyor. Tamam, yazar esas amacına ulaşmasını sağlayacağı için bu sohbetlerden vazgeçemezdi diyeceksiniz ama daha kısa tutulabilirlerdi.
Dönem romanı yazmak zor. Hele yaşayanların anımsayacağı bir dönemi anlatmak daha da zor. Hasan Gören 1966 doğumlu. 70’li yılların başında henüz küçük bir çocuk, çok şey anımsıyamaz. Ama dönemin günlük yaşamını anlatmakta oldukça başarılı. Yine de bazı şeylere takılmamak elde değil. Bu biraz okurun kendi hafızasını sınamasına da yarıyor.
Örneğin postaneden şehiriçi arama yaptığınızda görevliye mi numarayı yazdırıyordunuz yoksa ankesörlü telefondan jetonla mı telefon ediyordunuz? Ankara – İstanbul arasında yol kaç saatti? 8 saat mi 13-14 saat mi? 70’li yıllarda İstanbul’dan Akçakoca’ya giderken Sapanca Gölü’nün kenarından geçer miydiniz? Otoyol çok daha yeni değil mi?  Şehirlerarası otobüsler İstanbul’da nerede yolcu alıp boşaltıyordu? Harem’de mi, Sirkeci’de mi, Topkapı’da mı? Harem Otogar’ı 1970’de açılmış. Ama İrfan’ın bindiği otobüs arabalı vapurla karşıya geçiyor. Günümüz okuru için bu soruların anlamsız olduğunu biliyorum. Bunlar aklı o zamanda kalmış okur için merak soruları. Çoğaltmak da mümkün.
Hasan Gören Zan’ı polisiye kurgusu ile türün meraklılarına hitap edecek gibi görünse de kahramanının dert ettiği konulara bakılırsa daha varoluşsal amaçları olan bir roman. Bakış açılarına, zamana göre doğruların hatta gerçek diye bilinenlerin değişebildiğini, mantık içinde doğru diye kendinizi ikna edebildiğiniz olayların aslında farklı bir mantıkla ne denli farklı olabileceği gibi tartışma konuları var.12.10.2017

Etiketler: ,


 

İstanbul29’un amacı nedir?



Türkiye uzun yıllar kendi içine kapalı bir ülke olarak kalmış. Sporda, nedense çok önem verdiğimiz futbolda olduğu kadar bilimde, kültür ve sanatta da Dünya çapında başarılarımızın sayısı çok az. Herhangi bir alanda başarı sağlamış kişilerin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez.
2000’li yıllara kadar Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi birkaç yazarımız yabancı dillere çevriliyordu. Türk şiir ve edebiyatı ancak şiir ve edebiyat festivallerinde temsil edilerek tanıtılıyordu. Bu temsiller de yayınlarla desteklenmediği için kalıcı olmuyordu. 2005’den itibaren Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere yoğun bir şekilde çevrilmeye başlandı. Bu açılımda üç önemli etken vardı; O dönemde Kültür Bakanı olan Erkan Mumcu’nun Türkiye Yayıncılar Birliği’nin teklifi üzerine Türk Edebiyatının Dışa Açılımı Projesi’ni (TEDA) başlatması, 2006’da Nobel Edebiyat Ödülü’nün Orhan Pamuk’a verilmesi ve 2008’de Türkiye’nin Frankfurt Kitap Fuarı Onur Konukluğu.
Nobel Edebiyat Ödülü, Türk edebiyatına dikkati çekti. 2008’e giden yolda uluslararası kitap fuarlarında Türk edebiyatını tanıtan çalışmalar yapıldı ve TEDA ile Türk yazarlarının kitaplarının yabancı dillerde yayımı cazip hale geldi.
2016 yılı sonu itibariyle TEDA’nın çeviri desteği verdiği kitapların sayısı 2312’ye ulaşmış. Bu Dünya devletlerince örnek alınan bir başarı öyküsü. Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Kemal, Orhan Pamuk, Ahmet Ümit, Hakan Günday gibi yazarlarımızın kitapları çevrildikleri dillerin çokluğu ile dikkati çekiyor. 2005’de 39 kitapla başlayan destekler 2012’de 339 kitaba ulaşmış. 2013’den itibaren sayıda bir azalma dikkati çekiyor. 2013’de 229, 2014’de 211, 2015’de 246, 2016’da 311 kitap desteklenmiş. TEDA internet sitesinden desteklenen kitaplardan kaçının yayımlandığı ve TEDA Danışma ve Değerlendirme Kurulu’nun 7 üyesinin kimler olduğu bilgilerine ulaşamadım. Mutlaka bu bilgiler vardır. Sitenin kullanıcı dostu bir hale getirilmesi ve bu bilgilere kolayca ulaşılmasının sağlamasında şeffaflık açısından fayda var.
TEDA on iki yıldır sürdürülüyor. Artık bir durum değerlendirmesi yapmak gerektiği anlaşılıyor. 30 Eylül’de gerçekleştirilen ve yayıncılıkla ilgili gelişmelerin ele alındığı 7. Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nün bir oturumu “Dünya Pazarında Edebiyatımız: Açıldık mı, Aldandık mı?” başlığını taşıyordu. Sabit Fikir’in Ekim sayısının kapak konusu da "Edebiyatımızın yurt dışı yolculuğu". Yani konu gündeme alındı. Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş’un ilgili çevrelerle bir çalıştayda biraraya gelip başarı ivmesinin hep yukarı doğru olması için neler yapılması gerektiğini danışmasında fayda var.
TEDA’nın çeviri desteği verdiği kitapların listesini incelerken ağırlığın klasikleşmiş ya da “usta” diye nitelenen yazar ve şairlerde olduğunu görüyoruz. 30 yaş altı genç şair ve yazarların hemen hiçbirinin kitapları yabancı dillerde yayımlanmıyor. Bunun nedeni de genç şair ve yazarlarımızın Dünya yayıncılarınca tanınıp bilinmemesi. Tanınıp bilinmenin yolu da genç şair ve yazarlarımızın uluslararası festivallere katılmasından, eserlerinin kitap fuarlarında tanıtılmasından geçiyor. Festivallere katılan şairlerin kitaplarının yabancı dillerde yayımlandığını biliyoruz.  
3-7 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen 10. İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali’nin bu yılki şair ve yazarları 30 yaş altındaki gençlerden oluşuyordu. Dünyanın en önemli şiir festivallerinin yöneticileri, yabancı yayıncılar ve gazeteciler konuk oldu. Festival kapsamında “İstanbul29” adıyla Türkçe – İngilizce bir antoloji de yayımlandı. Bu antoloji Türkiye’nin katıldığı uluslararası kitap fuarlarında dağıtılacak. İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali de genç şair ve yazarlarımızın uluslararası şiir ve edebiyat festivallerine daha çok katılımını sağlamak için projeler geliştirecek.11.10.2017

Cuma, Ekim 06, 2017

 

“Ben çok maymun iştahlı bir insanım”



Vikipedi, Nehir Söyleşi’yi “bir edebiyat türü. Sözlü tarih çalışması olarak da değerlendirilir. Kişinin biyografisini yazarak değil, bir başkasının sorularını cevaplayarak anlatmasıdır” diye tanımlamış. Biyografinin sorulu cevaplı şekli, diyen beğenen de var. Biyografinin yerini tutamayacağını düşünen de.
Türkiye’de özellikle belge ve bilgi eksikliğinden biyografilerin yazılmasının zor olduğu biliniyor. Buna daha temel bir sorunu, mevcut yasalar nedeniyle biyografisi yazılan kişinin ya da hayatta değilse ailesinin onayını almadan biyografi yayımlatmanın mümkün olmadığını, kişilerin ya da ailelerin de özel hayatların, olumsuzlukların yazılmasını istemediği için biyografilere onay vermediğini söyleyebilirim. Onay alınmadan yayımlanan biyografiler de tazminat davalarına hatta yasaklamalara varan olaylara neden oluyor.
“Nehir Söyleşi” bu nedenlerle daha avantajlı gibi görünen bir yöntem. Yaşam öyküsü doğrudan ilgili kişinin ağzından anlatılıyor. Onun onayı ile yayımlanıyor. Yayımlandıktan sonra da dava ya da toplatma konusu olmadığı gibi, herhangi bir belge gösterme gereği de olmuyor. Zira tamamen biyografisi yazılan kişinin beyanı, anlatımı. O ne anlattıysa, o...
Nehir söyleşinin başarısı da anlatanın konuşkanlığına, belleğinin gücüne göre değişiyor. Anlatıcı ne kadar anlatırsa yaşam öyküsünü o kadar öğreniyoruz. Tabii anlatılmayan, es geçilen, unutulan bölümler, olaylar da oluyor, bunlar da anlatıcının kendi kendine uyguladığı otosansür olarak değerlendiriliyor.
Bence nehir söyleşi biyografi yazımının önemli bir aşaması ama kendisi değil. Çünkü yaşam öyküsünü yazdığınız kişinin anlatımı tam olarak güvenilir değil. Zira unutma, otosansür gibi olguları içeriyor. O anlatım malzeme olarak kullanılabilir ama tek kaynak olamaz. Edebi tür olduğuna ise katılmıyorum. Söyleşinin bir çeşiti demek daha doğru.  
Nehir söyleşinin Fransız icadı olduğu söylense de nehir söyleşi ile yaşam öyküsü yazmanın bir Türk buluşu olduğu kanısı hakim. İlk örnekleri 2000 yılında yayımlanmaya başlamış. Mucidi İş Kültür Yayınları’nın o dönemki yayın yönetmeni Mürşit Balabanlılar.
2000’lerin başında nehir söyleşiler popüler oldu. bir çok kişi ile nehir söyleşiler yapıldı. Bazıları çok ilgi gördü. Çünkü hem anlatan ilginç bir kişiydi hem de dobraydı, kendi ile ilgili her şeyi çekinmeden anlatıyordu. Soruları soran da iyi çalışmışsa ortaya iyi bir iş çıkıyordu. Çünkü röportaj yapmak bir sanattır. Uzmanlık işidir.
Nehir söyleşi kitapları çoğaldıkça okurun ilgisi azaldı ve şimdilerde nadir örneklerle karşılaşıyoruz. Pınar İlkiz’in Hakikaten Sevin Okyay Anlatıyor (Eylül 2017, Ayizi yay.) adlı çalışması özel olarak ilgimi çekti. Hem türünün son örneklerinden olması nedeniyle hem de otuz yıldır tanıdığım Sevin Okyay’ın yaşam öyküsünü kendi ağzından öğreneceğim için heyecanlandım. Hemen edindim.
Sevin Okyay, 1942 doğumlu. 75 yaşında. Genç yaşlardan itibaren gazetecilik, çevirmenlik yapmış. Yaptığı işlerin listesi “Sinema Eleştirmeni, Caz Eleştirmeni, Polisiye Eleştirmeni, Spor Yazarı, Televizyon ve Radyo Programcısı...” diye uzayıp gidiyor. Eksiği var, fazlası yok. Vikipedi’ye göre 1964 yılından beri çeviri, 1975’ten beri gazetecilik, 1984 yılından beri de sinema eleştirmenliği yapıyor. “Türkiye'nin ilk kadın sinema eleştirmeni” denilerek ödüllendirilmiş. Peki ilk kadın caz eleştirmeni, ilk kadın spor eleştirmeni, ilk plaj voleybolu eleştirmeni kim? Sevin Okyay bu ilkleri de, daha fazlasını da yapmış olabilir, diye düşünüyorum. Zira polisiyeye katkıları için de, fantastik edebiyata katkıları için de, çeviri çalışmaları için de ödülleri var. Çalışma yaşamını merak etmemek elde değil.
Kitap Ayizi Yayınları’nın “Kadınlar ve Hayatlar” dizisinden çıkmış. Ayizi kendini “feminist yayınevi” olarak tanımlıyor. Kurucuları İlknur Üstün, Aksu Bora ve Selma Acuner. "Kadınların kendi hikayelerini yazmaya çok ihtiyaçları olduğunu biliyoruz" diyorlar ve bu yönde kadınları özendirmeye çalışıyorlar. Kendi hikayesini yazanın kitabını basıyorlar, yazmayıp anlatanla da nehir söyleşi yapıyorlar.
Sevin Okyay, bu dizide yaşam öyküsü yazılması gereken adlardan. Birer erkek dünyası olan basın ve yayıncılık alanlarında 50 yılı aşkın bir emeği var. İki çocuk annesi, yalnız bir kadın. Kendi kazandığı ile evini geçindirmiş, çocuklarını büyütmüş. Okur onu Harry Potter çevirileri ile tanıdı ama uzun bir çeviri listesi var. Görev yaptığı yayınevlerinin ve gazete ve dergilerin listesi de çok uzun olacaktır. Çok çalışmış. Çok iş değiştirmek durumunda kalmış.
“Ben çok maymun iştahlı bir insanım” diyor. Bunun nedeni sırf ilgi alanlarının çeşitli ve sınırsız olması değil iş icabı bazı şeyleri öğrenmek zorunda da kalmış. Sinema eleştirmenliğine Enis Batur’un zorlamasıyla başladığını anlatıyor. Zira o film hakkında yazacak başka birini bulamamışlar, iş Sevin Okyay’a düşmüş.
Pınar İlkiz, Hakikaten Sevin Okyay Anlatıyor’u dört yıllık bir emekle yazmış. Sevin Okyay’ın arşivini düzenlemek işi yaşam öyküsünü anlatacağı nehir söyleşiye dönüşmüş. Sevin Okyay tatlı dilli bir insandır. Sohbetini keyifle dinlersiniz. İnce gözlemleri vardır. Hayata mizahla bakar. En çok çuvaldızı kendine sokar. Karşısında tanıdığı, sevdiği biri olunca ortaya hoş bir sohbet çıkmış. Sanki Sevin Okyay’la Pınar İlkiz sohbet ederken yan koltuktan dinliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz okurken. Özellikle çocukluk çağlarını, ailesini ballandırarak anlatıyor Sevin Okyay.  
Ama bu samimiyetin handikapları da var. Pınar İlkiz, “Hiç aşık oldun mu?” diye sorunca “Kime ne?” diye bir cevap alıyor. Bir daha da o konuların üzerine gitmiyor. Yaşadığı aşklar bir yana evliliğinin öyküsünü bile anlatmıyor Sevin Okyay. Bu bir tercihtir, saygı duyarız ama “kadın” olarak basın ve yayıncılık alanlarında yaşadığı sorunları da anlatmıyor. İşte yaşanan sorunlar var ama herhangi birininki kadar, kadın olduğu için cinsiyetinden dolayı yaşanan bir şey yok sanki. Ancak satıraralarında sorunları hissediyorsunuz ama Sevin Okyay deşilmesine izin vermiyor.
Pınar İlkiz sanıyorum söyleşinin akıcılığı kesintiye uğramasın diye arşiv çalışmasının sağladığı avantajı kullanmamış, Sevin Okyay’ın anlattıkları ile yetinmiş. Örneğin, benim de tanığı olduğum Dönemli Yayıncılık ve Güneş Yayınları dönemlerinde bir karışıklık var. Editoryal çalışma sırasında da bazı dipnotlar eklenebilirdi. Çok özel isim var. Bir süre sonra kimin ne iş yaptığı karışıyor. Örneğin “Çeviriyi Mustafa’ya (Küpüşoğlu) verdim” diyorsa Mustafa Küpüşoğlu’nun o sıra hangi yayınevinde olduğu bir dipnotla belirtilmeliydi. Belki kitabın sonuna birer Sevin Okyay kronolojisi ve bibliyografisi eklense bu sorun söyleşinin akıcılığı bozulmadan çözülebilirdi.
Haydar Ergülen’in yazdığı gibi (Hürriyet Kitap Sanat, 21.09.17) lezzetli bir sofradan sadece çorbayı yemiş de kalkmış gibi hissediyor insan kitabı bitirdiğinde. Hakikaten Sevin Okyay Anlatıyor, bu harikulade insanın yaşam öyküsüne giriş niteliği taşıyor. 216 sayfa az geliyor 75 yıllık dolu dolu yaşam için. Keyifle okuyacak, çok sevecek, devamı nerede, diye soracaksınız.05.10.2017

Etiketler: , ,


 

Göteborg’un düşünce özgürlüğü sınavı



Göteborg Kitap Fuarı düşünce ve ifade özgürlüğüne verdiği önemle dikkati çeker. Tüm Dünya’daki düşünce özgürlüğüne yönelik gelişmeler fuarda ele alınır. Göteborg Kitap Fuarı aynı zamanda İskandinavya’nın en büyük ve önemli kitap fuarı.
12 bin metrekare alanda 800 yayınevinin katıldığı bir fuar. Okura yönelik. Kitap satışı, imza günleri ve hemen her stantta her an yapılan söyleşileri ile dikkati çekiyor. Sanırım etkinlik sayısı açısından Dünya kitap fuarları arasında ilk sırada.
2016’da Göteborg Kitap Fuarı’nın ana teması “Düşünce Özgürlüğü”ydü. İsveç 1766’da Dünya’nın ilk düşünce özgürlüğü sözleşmesini ilan etmiş. Bu sözleşmenin 250. yılı kutlanmış olacaktı.
İsveçliler 1766’dan beri İsveç’te hiç kitap, gazete yasaklanmaması, yazar, yayıncı hapis edilmemesi ile de övünürler. Her görüş serbestçe ifade edilmeli, derler. Geçen yılki fuar İsveçliler’in de düşünce özgürlüğü konusunda sınırları olduğunu gösterdi.
Fuar yönetiminin aşırı sağcı Nya Tider adlı derginin fuara katılmasına izin vermesi tepki ve protestolara yol açtı. Tartışmalar, protestolar bu yıla kadar sürdü. İsveç Yazarlar Birliği öncülüğünde aşırı sağcılarla stand verilmesine karşı çıkan yüzlerce yazar ve yayınevi bu yılki Göteborg Kitap Fuarı’nı boykot edeceğini açıkladı. “2017 yılında Nazilerden arındırılmış fuar” sloganıyla bir imza kampanyası başlattı. Sonuç olarak Nya Tider dergisi bu yıl fuara alınmadı.
Kuzey Direniş Hareketi adlı aşırı sağcı örgüt fuarın önündeki meydandan başlayacak bir yürüyüş yapacağını duyurdu. Yürüyüşün gerekçesinin fuara alınmamaları olduğu söyleniyordu.
28 Eylül Çarşamba günü fuarın açılışına geldiğimizde yüksek düzeyde güvenlik önlemleri alındığını gördük. Girişte yapılan aramalarla yetinilmemişti. Polisler sürekli fuar alanında dolaşıyordu.
Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) Voltaire Ödülü’nün fuarda verilecek olması, PEN, ICORN gibi düşünce özgürlüğünü savunan örgütlerin yer alması, katılımın yoğunluğu boykotun bittiğini düşündürüyordu.
Fuarın gala yemeği kapsamında yapılan törenle KHK ile kapatılan Evrensel Basım Yayın adına Cavit Nacitarhan’a ve Cumhuriyet Kitap Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay’a Voltaire Ödülü verildi. Yurtdışı çıkış yasağı olan Turhan Günay’ın ödülünü kızı Elif Günay aldı. Ayrıca İsveç PEN Kulubü Başkanı Elisabeth Åsbrink ve IPA Yayımlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Kristeen Einarsson’un yönettiği Türkiye’deki yayınlama özgürlüğünü ele alan bir panel yapıldı. Belge Yayınları sahibi Ragıp Zarakolu da kendi standında Türkiye’de yayınlama özgürlüğü hakkında küçük bir sergi açmıştı.
Nihayet pasaportunu alıp yurtdışına çıkabilen Aslı Erdoğan da fuarın konuklarındandı. İki panelde konuştu. Aslı Erdoğan’ın tüm kitapları İsveççe’de yayımlanmış. Fuarda kendisine büyük ilgi vardı.  
Cumartesi günü güvenlik önlemleri tüm şehre yayılmıştı. Fuara uzak bir alanda 500 Neonazi toplanırken şehir merkezinde 6000 antifaşist toplandı. Neonazilerle antifaşistler arasında çatışmalar çıktığı, 35 kişinin gözaltına alındığı gelen haberler arasında.
Özellikle Avrupa’da yükselen ırkçı hareketin İsveç’i de rahatsız ettiği görülüyor. İsveçli politikacılar ırkçılığa karşı daha sıkı önlemler alınması ve yeni yasalar çıkartılması konusunun meclise getirileceğini söylüyor.04.10.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?