Cuma, Aralık 08, 2017

 

Suç hep suçlunun yanına kâr kalır mı?



Kirliydi Kar sadece Georges Simenon’un değil 20. yüzyıl edebiyatının da başyapıtları arasında sayılıyor. Büyük bir iddia. Simenon gibi çok velut bir yazarın, 450 civarındaki eserinden birini başyapıt olarak seçmek kolay olmasa gerek. Öte yandan Simenon daha çok novella tarzında polisiyeler yazmış olduğu için de küçümsenen bir yazar. Onu edebiyat içinde değerlendirmeyen, önemsemediği için tek bir kitabını bile okumamış çok okur ve özellikle yazar var.
O nedenle olsa gerek Kirliydi Kar’ın modern klasikler dizisinden çıkan İngilizce baskısının tanıtımına André Gide, Muriel Spark, Peter Ackroyd gibi isimlerin Simenon hakkındaki sözlerini almışlar. Türkçe baskının arka kapağına da bu sözlerden Faulkner’in “Simenon okumayı çok seviyorum. Bana Çehov’u hatırlatıyor” ve John BanvIlle’in Yirminci yüzyılın sıradışı başyapıtlarından biri” cümleleri alınmış.    
Zamanında Türkiye’de de edebiyatçılarca önemsendiğini görüyoruz. Sait Faik, Oktay Rifat, Oktay Akbal, Çetin Altan, Bilge Karasu, Nurullah Ataç, Erhan Bener gibi önemli yazarlar eserlerini çevirmiş. Everest Yayınları geçen yıl 10 kitaplık bir dizi halinde bu kitapları yayımlamaya başladı. Simenon’dan çok ilginç eserler seçip çevirmişler. Hangi yazarın hangi Simenon kitabını neden çevirmiş olduğu, çevirilerdeki üslup farklılıkları açısından da değerlendirilmeyi hak eden bir dizi.
Simenon'un savaş sırasındaki davranışı önemli tartışmalara yol açmış. Bazıları onu Almanlarla ortak çalışıyor gibi görürken, diğerleri Simenon'u aslen oportünist olan ama hiçbir şekilde bir işbirlikçi olmayan apolitik bir adam olarak görüyorlar. "Simenon" ve "Simon" isim benzerliği nedeniyle soyadından dolayı Gestapo'nun Yahudi olduğundan şüphe ettiği de söyleniyor.
Simenon, savaşın bitiminde, işgal sırasında Alman stüdyolarıyla kitaplarının film haklarını görüştüğü gerekçesiyle soruşturmaya uğramış. 1950'de beş yıllık bir süre cezalandırıldığı için bu süre zarfında yeni bir eser yayınlanması yasaklanmış. Bu gelişmeler nedeniyle 1945’de ABD’ye taşınmış. Kirliydi Kar 1948’de yayımlanmış. 1950’de tiyatroya, 1953’de sinemaya uyarlanmış. Yani 2. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde yayımlanmış bir hesaplaşma romanı olarak da değerlendirebiliriz.  
Roman 2. Dünya Savaşı sırasında, işgal altındaki Fransa’da 19 yaşındaki Frank Friedmaier’in suç işlemesini ve sonrasında yaşadıklarını anlatır. Şehir Nazi işgali altındadır. Son derece güç koşullar altında yaşam sürdürülmeye çalışılmaktadır. İşsizlik ve açlık en önemli sorundur. Yiyecekler karaborsada, ağır kış koşullarında yakacak bulmak bile mümkün değil. Botların yerini ayakların etrafına sarılan gazeteler ve bezler almış. Kimsenin üzerinde doğru dürüst bir giysi yok. Soğuktan titreyerek yaşamaya çalışıyorlar. Herkes hayatta kalmaya uğraşıyor.
Frank bir randevuevinin sahibinin oğlu. Annesinin işi sayesinde çok iyi şartlarda yaşıyorlar. İyi yemekler yiyor, kömürlükteki bir ton kömür sayesinde iyi ısınıyorlar. Kalın paltosuna sarılıp gece hayatına dalıyor.
Frank’ın cebinde annesinin verdiği bol para var. Pahalı olmasına aldırmadan içki de içebiliyor, dışarıda lüks lokantalarda yemek de yiyebiliyor. Evdeki kızlar da her zaman yatağına girmeye hazır. Yan komuşunun kızının kendisine âşık olduğunun farkında. Yakalanıp tutuklanacağım korkusu olmadan istediği gibi yaşıyor, küçük suçlar işliyor. Tam olarak anlamasa da annesinin müşterileri ile ilişkileri sayesinde korunduğunu hissediyor. Kısacası savaş koşullarında olabilecek en iyi şartlarda yaşıyor.
Babasız olduğunu fark etmesin diye herhalde annesi tarafından olabildiğince şımartılmış. Ne yapsa hoş görülüyor. Annesi karşılıksız bir sevgiyle her şeyini ona vermeye hazır. Ama Frank’ın annesine bir sevgi gösterisinde bulunduğunu söyleyemeyiz. Soğuk, içine kapalı biri. Sanki duyguları yok gibi. Zaman zaman bakışları annesini korkutmaya yetiyor.
Yaşadığı iyi yaşam koşulları Frank’a yetmiyor. “Kendi sınırlarını test etmek, kendisiyle ilgili olanların sınırlarını test etmek” istiyor.
Müdavimi olduğu Timo’nun Yeri’nde işgal güçlerinin temsilcileriyle de, onlarla işbirliği yapanlarla da tanışıyor. 22 yaşındaki Fred Kromer ona rol model oluyor. Kromer işlediği suçlarla zenginleşmiş, iyi bir hayat süren bir genç. Karaborsa yapıyor, belki küçük hırsızlıklar da. Kürk paltosunun içinde purosunu içip pahalı içkiler içerken nedensiz yere öldürdüğü adamları anlatıyor fütursuzca.  
Önce nedensiz bir cinayet, ardından bir soygun sırasında işlenen başka bir cinayet... Frank hızla suç dünyasına dalıyor. Ne yapsa yakalanmadığını fark ettikçe daha çok suç işliyor. İşgalcilerle işbirliği yapıyor. İnsanların nefretine aldırmıyor. Savaştan sonra ne gelir başıma diye düşünmüyor. Ama onu gizlice, belki de annesinin hatrına koruyanların nüfuzu da bir yere kadar. Ne yapsa yakalanmayacağını düşünürken tutuklanıyor. Hapishaneye çevrilmiş bir okula konuyor. Okulun avlusundan kurşuna dizilenlerin sesleri gelirken kendi ile bir hesaplaşmaya giriyor. Tüm suçları inkar edip sonuna kadar masum olduğunu mu savunacak yoksa itiraf edip az bir ceza almayı mı deneyecek. Frank aklına güveniyor, sorgucuları alt edeceğini düşünüyor. Tek sorun kendisini sorgulayanların neyi ne kadar bildiklerini anlayamaması.    
Georges Simenon’un yalın, kısa cümlelerle atmosferi yavaş yavaş oluşturup okuru romanın dünyasına sokmasına aşinayız. Kirliydi Kar’da da hem anti kahramanı Frank’i hem de savaş ortamında işgal altındaki bir şehirde yaşamın nasıl olduğunu ustaca anlatıyor. Karakterleri oya gibi işliyor. Net tanımlamalara girmeden okurun onları kendinin tanıması, tanımlamasının yolunu açıyor.  
Kirliydi Kar (Ekim 2017, çev. Ümit Moran Altan, Everest yay.) bir polisiye değil, bir suç romanı ve suçu işleyenin bakış açısından anlatılıyor. Ama Frank öyle biri ki alışıldığı gibi ondan yana tavır alamıyorsunuz. Nasıl yakalanacak, suç işlediği nasıl çözülecek, ne ceza alacak diye merak ediyorsunuz sadece.
Kuşkusuz Simenon’un sorguladığı ve belki kendisiyle girdiği hesaplaşma savaş koşullarında hayatta kalmaya çalışan bir insan neler yapar sorusu. Frank gibi olumsuz örnekler olduğu gibi açlığa, yokluğa hatta tutuklanma ve işkenceden geçirilme tehdidine rağmen onuru ile yaşayan, değerlerini ytirmeyenler de var.
Kirliydi Kar hem işlediği konu hem de anlatımı ile etkileyici bir roman. Okura kendi ile ilgili bir çok sorular sorduracak olay ve olguları ele alması ile de önemli. Gerçek bir başyapıt. 07.12.2017  

Etiketler: ,


Perşembe, Aralık 07, 2017

 

“İlk çağdaş seramik sanatçısı”



“Füreya Koral, Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı değildir. Türkiye’nin ilk çağdaş seramik sanatçısıdır” diyor Füreya’nın ellerini yaşarken kalıba alan ve bu kalıptan bir çift el heykeli yapan Candeğer Fürtun (İyi ki Doğdunuz Füreya, Ayşegül Sönmez, 25.10.2010, Radikal). Akaretler Sıraevler’deki Füreya Koral’ın retrospektif sergisini gezerken anımsıyorum bu sözleri. 
Kale Grubu’nun 60. Yılı kapsamında açılan sergide Füreya’nın 200’e yakın eseri bir araya getirilmiş. 1,500 m2’lik alana yayılan sergide ayrıca Füreya’nın fotoğrafları, kişisel eşyaları, aile bireylerine dair bilgi ve belgeler de sergileniyor. Serginin küratörleri Nilüfer Şaşmazer, Károly Aliotti ve Farah Aksoy.
Füreya Koral’ı esas olarak Ayşe Kulin’in biyografik romanı Füreya’dan tanıyoruz. 1999’da yayımlanan kitap şimdi 84. baskısında. Everest Yayınları Füreya’nın 20. Ölüm Yıldönümü vesilesiyle fotoğraflarla bezeli özel bir baskı yapmış. Roman Füreya’nın özel hayatına odaklanmış. Halikarnas Balıkçısı, Fahrünnisa Zeid, Aliye Berger, Nejat Devrim gibi birçok önemli sanatçının yetiştiği, Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in kuruluşunda önemli roller oynamış Şakir Paşa Ailesi’ni de Füreya’dan yola çıkarak anlatıyor Ayşe Kulin. Büyük bir sanatçıyı insani açıdan tanıyorsunuz. Hayatında sanatın nasıl önemli bir işlevi olduğunu anlıyorsunuz.
Hafta içi bir akşam saati geziyoruz Akaretler’deki sergiyi. İçerideki kalabalık umut verici. Küratörler doğru bir seçimle Füreya’nın yaşam öyküsünü de içeren bir düzenleme yapmışlar. Böylece Füreya’nın romandaki imgesinin içine sanatını da yerleştirebiliyoruz. Sanatının geçirdiği evreleri başarıyla toplanmış bir koleksiyondan izliyoruz. Çeşitli bölümlerdeki belgesel gösterimleri ile de hem Füreya’nın sanatçı olarak önemi hem de seramik sanatı içindeki öncü rolü iyice belirginleşiyor.
Füreya ile ilgili en önemli saptama “Eserlerinde Doğu Sanatı'nın soyut anlatımıyla, Batı Sanatı'nın biçimlerini başarıyla birleştiren bir seramik ustasıdır” cümlesi. Kıymet Giray’dan alıntılıyorum (bkz. turkseramik.com/index.php?topic=2235.0). Bu saptamanın ne denli isabetli olduğunu görüyoruz. Füreya’nın canlı parlak renklerle başlayan sanat serüvenin koyu renklerle hayvan ve bitki motiflerine evrilmesini daha sonra renklerin tekrar canlanmasını izliyoruz. Geleneksel temel üzerine kendi çağdaş anlayışını kurmuş. ABD’de, Meksika’da yaptığı çalışmalarla kendini geliştirmiş. Dünya seramik sanatı içinde bilinen bir sanatçı haline gelmiş.   
Füreya İstanbul ve Ankara’daki binalara birçok duvar panosu yapmış. Bu işlerde doğu batı sentezini daha da net görebiliyoruz. Bunların bir bölümünün kaybolmuş olması üzücü ama şaşırtıcı değil. Hiçbir şeyin değerini bilmiyoruz. Var olanlar Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca korunacak mı, merak ediyorum.
Füreya, seramik sanatının yaşamın içinde yer almasını hedeflemiş. Mozaik tekniği ile yaptığı masalar bu yöneliminin güzel bir örneği. Kahve takımları, lambalar, tabaklar da yapmış. Sanattan tasarıma doğru evrilmiş.
Kendinden sonra gelen seramik sanatçılarını da etkilediği, onlara ufuk kattığı anlaşılıyor.
Candeğer Fürtun’un değerlendirilmesine katılıyorum, Füreya hep vurgulandığı gibi ‘İlk kadın seramik sanatçımız’ değil ‘ilk çağdaş seramik sanatçımız’. Hem tarihsel olarak hem de tavır ve öncülük olarak. Sanat tarihçileri artık bunu saptamalı.  
Füreya Koral Retrospektif Sergisi kapsamında "Füreya Atölye Buluşmaları" adlı bir dizi söyleşi de gerçekleştiriliyor. Ayşe Kulin’le başlayan söyleşiler bugün Özlem Güsar’ın “Füreya ve Mücevher”, 9 Aralık’ta Gül İrepoğlu’nun “Füreya ve Renkler” söyleşileri ile sürüyor. Füreya Koral Retrospektif Sergisi 18 Ocak’a kadar açık. 06.12.2017

Cuma, Aralık 01, 2017

 

“Apolyont benim ilk gölümdü”



Gölyazı, Bursa merkeze 40 kilometre uzaklıkta, şimdi Nilüfer Belediyesi sınırları içinde bir mahalle. Bir zamanlar Apollon Krallığı‘nın başkentiymiş. Esas adı Apolyont da oradan geliyor. Gölün içindeki adada kurulu Apolyont Gölyazı olmuş. Gölün adı da Uluabat.
Romalılar’dan, Bizans’tan, Osmanlı’dan izler var. Mübadeleye kadar da bir Rum balıkçı köyü. Köyün ahalisi mübadele ile Yunanistan’a zorunlu olarak göç etmiş.
Yemyeşil, masmavi bir yer. Esas olarak balıkçılıkla uğraşılıyor. Kadın balıkçıları ile ünlü. Gölü verimli. İçindeki adalar tarihi kalıntılarla dolu. Organik tarım yapılıyor.
Gölyazı filmlere ve TV dizilerine mekan olunca yoğun ilgi çekmeye başlamış. Özellikle hafta sonları yerli turist akınına uğruyor. Yazları da eski Apolyontlular’ın Yunanistan’dan memleketlerine ziyarete geldikleri söyleniyor.
Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Gölyazı’da da bir imar kirliliği yaşandığı söyleniyor. Nilüfer Belediyesi koruma amaçlı olarak hem kazılar yapıyor hem de bazı binaları restore edip kültürel faliyetler için kullanılmasını sağlıyor. Aziz Panteleimon Kilisesi’nin hemen yanındaki iki katlı küçük bina da restore edildikten sonra bir yazar evi olarak düzenlendi. Türkiye’den ve Dünya’dan Gölyazı Yazıevi’nde yazarlar ve çevirmenler konaklayıp sakin sessiz bir ortamda çalışmalarını sürdürebiliyor (bkz. golyazievi.nilufer.bel.tr).
Enis Batur, Nilüfer Belediyesi’nin kültür hizmetleri kapsamında yazdıklarından hareketle düzenlenecek sergiyle ilgili söyleşi yapması için Bursa’ya davet edildiğinde Gölyazı Yazıevi’ni de ziyaret ediyor. Türkiye’de belki de ilk örnek olan bu yazar evi ile ilgili olarak Enis Batur’un görüşlerini almak istiyor kültür merkezi yöneticileri. Enis Batur’un yurtdışında çeşitli yazar evlerinde kaldığı biliniyor. Ayrıca yazar evinde kalmak üzere davet edilebilecek yazar ve şairler de önerebileceği düşünülüyor.
Hem bu istek hem de hayatında gördüğü ilk göl olan Apolyont’u onlarca yıl sonra ziyaret etme fikri Enis Batur’un hoşuna gidiyor. Evi görüp içinde dolaştığında da kararını veriyor: “Beni burada bırakıp gidin lütfen, kalacağım; eşimi arar bir çanta hazırlamasını rica ederim, bir biçimde aldırırız çantayı.” Ama Yazı Evi’nin sitesinde orada kalanlar arasında adı yok, eksik olduğunu düşündüğüm listede Aslı Tohumcu, Hakan Akdoğan, Asa Lind ve Sina Akyol adları var sadece. “Yazarlardan Gölyazı Evi” bölümünde 2015 tarihli “Gölyazı Evi, bir yazar için biçilmiş kaftan. Beni buraya bıraksın hayat, bir süre (?) dokunmadan kimse, bakın neler çıkar kalemden!” yazısının orijinalinin fotoğrafını görüyoruz. Kalamasa bile, Gölyazı’da kalma fikri bile yetmiş Enis Batur’a.
Enis Batur’un Göl Yazı (Kasım 2017, Sel yay.) adlı kitabı “Çapraz İlişkiler Kafesi” ve “katır metin” altbaşlıklarını taşıyor. Arka kapağında da kitabın “bir anti-roman” olduğu belirtiliyor.
Daha önce de yazmıştım, “Enis Batur’un romanla garip bir ilişkisi var. Kurmaca edebiyata, anlatıya pek sıcak bakmıyor ama denemeden de edemiyor.” Yüzlerce kitabı arasında sadece dört “roman denemesi” var. Acı Bilgi, Elma, Kravat ve Kitap Evi.  Bir de “Bir Varmış, Bir Okmuş” var Vikipedi’deki biyografisinde roman diye listelenen ama sanırım bu kısa metni altbaşlığına uygun olarak hikaye (?) olarak nitelemek gerek. Bunlara şimdi de Göl Yazı ekleniyor.
Göl Yazı’yı “bir anti-roman” diye tanımlamış. Parantez açıp söyleyeyim, Enis Batur’un bu tanımlamalara neden gerek duyduğunu, okuru özgür bırakmayı savunan bir yazarın hem de kapaktan vurgulamalar yaparak neden böyle sınırlamalara girdiğini de anlamlandıramıyorum. Mutlaka bir bildiği vardır. Boşuna yapmaz.
Google’da “anti-roman”ı arattığınızda karşınıza çıkan ilk bağlantı Fuat Boyacıoğlu imzalı “Geleneksel Romana Karşı Roman: Anti Roman” adlı bir makale. Ulakbim’de kaynak olarak “Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2005,(14):199-207” gösteriliyor. “Anti romancı geleneksel romanın sağlam yapısını bozmaya ve romancının hile ve aldatmalarını ortaya çıkarmaya ve geleneksel romanı kendine özgü teknikleriyle temelini sarsmaya çalışır. Anti roman, gerçeğin mimetik olarak yazıyla ifade edilmesini, hikayenin anlatımı ve tekniğini, romancının kurgusal olarak yarattığı roman karşısında okuyucunun pozisyonunu ve hikaye örgüsü içinde roman kahramanının durumunu sorunsal hale getirir” diyor Boyacıoğlu. Makaleden “anti-roman”ın Alain Robbe – Grillet, Claude Simon, Michel Butor gibi adların öncülüğünü yaptığı “yeni roman” akımının diğer adı da olduğunu anlıyoruz.
Enis Batur’un kurmaca ile kurduğu gerilimli ilişki açısından bakarsak iyi bir yönelim olduğu düşünülebilir. Zira Enis Batur “roman” diyerek yayımladığı tüm metinlerde kurgusal bir yapı ile başlasa da mutlaka metni bir denemeye dönüştürür. Göl Yazı doğrudan deneme olarak niteleyebilecemiz bir metin. Deneme doğası gereği arayış içeren bir edebiyat biçimi olduğundan içinde kurgusal ögeler taşıyan birçok deneme biliyoruz. Göl Yazı da onlardan farklı değil. Biçim olarak da Enis Batur’un günlük parçalarını bağımsız paragraflar halinde ve bir paragraflık kısa denemeler olarak kitaplaştırdığı “içbükey”lerinin benzeri olduğunu söyleyebiliriz. Yani yine günlüklerden yola çıkarak oluşturulmuş bir metin söz konusu. Sadece zarf, yani sunum farklı.
“Katır metin”in edebi terim olarak bir karşılığını ise bulmadım. Sanırım metnin taşıdığı bilgi yükünü işaretlemek için Enis Batur tarafından edebiyata kazandırılıyor terim. Gerçekten de Göl Yazı alt başlığına uygun olarak çarpraz ilişkilerden kurduğu kafesle hem edebi anlamda hem de verdiği bilgilerle ancak bir katırın taşıyacağı şekilde yüklenmiş.
Enis Batur Gölyazı Yazıevi’nde önünde kalakaldığı pencerenin yarattığı çağrışımla Braudel’den Le Corbusier’e, August Perret’ye uzandıktan yani pencere konulu bir bölümden sonra çapraz ilişkiler kafesini Bursa bağlamında kurmaya başlıyor. Ahmet Vefik Paşa’dan Yeşil Cami çinilerinin ustası Leon Parvillee’ye, Andre Gide’in ve Pierre Loti’nin Bursa hakkında yazdıklarına, Ahmet Haşim’in Bursa’ya gittiğinde misafiri olduğu Fransa’nın ilk Bursa Konsolosu Gregorie Bay’ın ilginç öyküsüne, “Yeşil Bursa” adlandırmasından yeşil renginin öyküsüne, kitabın kapağına Gölyazı’dan bir görüntü yerine Böklin’nin tablosunun alınmasına neden olan Ölüler Adası’na uzanıyor metin ve ilişkiler ağı. 
Göl Yazı yakası açılmadık birçok önemli bilgi içeren Bursa hakkında iyi bir deneme.30.11.2017

Etiketler: ,


Perşembe, Kasım 30, 2017

 

Hayali binaların mimarı



"Bir Kağıt Mimarının Hayali Dünyası: Nazimî Yaver Yenal" sergisi, 3 Ekim'de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde açıldı. “Kağıt mimarı” terimi serginin adında dikkati çekiyor. Benim gibi yazma – yayımlama dünyasında yaşayanlar için ilk çağrışımı sanatçının kağıttan bir şeyler ürettiği yönünde. O nedenle de merak ediyorum.
“Kağıt mimarı”nın sadece kendi için çizen, çizdikleri tasarım olarak kalan, inşa edilmeyen mimarlara verilen ad olduğunu öğreniyorum moda deyimle biraz “googlelayınca”. İtalyan mimar Piranesi, Fransız mimarları Claude-Nicolas Ledoux ve Etienne-Louis Boulle, avangart Rus mimarları, İtalyan fütüristleri, İngiliz ütopyacıları ya da Rus postmodernleri böyle adlandırılmış. İlk başlarda bir küçümseme terimi olarak kullanılırken, zamanla bir taktir sözü halini almış.  
Nazimî Yaver Yenal Sanayi-i Nefise Mektebi’nde çok önemli hocalardan Hikmet Onat, Mimar Kemalettin, Vedat Tek ve Giulio Mongeri’den dersler almış. Daha öğrencilik yıllarında yarışmalara katılmaya başlamış. Üçüncü sınıfta “Greko Romen stilde bir villa” çalışmasıyla ilk sınıf birinciliğini alıp 24 altınla ödüllendirilmiş. Mezuniyetine kadar da öğrencilerarası düzenlenen tüm yarışmaları kazanmış. Okulu birincilikle bitirmiş. 
Nazimî Yaver Yenal’ın mimarlığını Giulio Mongeri, yaşamını yarışmalar belirliyor. Cumhuriyet tarihinde açılan ilk mimari yarışmayı o kazanıyor. İstanbul için ilk yarışma olan Haydarpaşa Garı’nın çatısı proje yarışmasını da kazanıyor. Dikkat çeken bir mimar halini alıyor.
Güzel Sanatlar Akademisi'nin düzenlediği ilk mimari Avrupa konkurunda birincilik alarak Devlet bursu ile gittiği Paris ve Berlin’de öncü mimari akımları incelemiş, mimari anlayışı gelişmiş. Almanya'nın en önemli mimarlarından Hans Poelzig'in atölyesine kabul edilmiş.
Ama onun tercihi akademik hayat. “Serbest mimar” olacakken “memur mimar” oluyor. Kırk seneye yakın eğitimcilik hayatında her çeşit dersi vermiş ama hiçbir zaman proje hocası olmamış ve okulun yönetim kadrosunda yer almamış. “Oldukça sakin, sevilen bir hoca” olarak biliniyor.
Döneminin hakim mimari anlayışları ile uyum sağlayamamış, ya eskimiş bulunmuş ya da çok öncü. Ama projeleri hep beğeni kazanmış, ödüllendirilmiş.    
İçine, akademideki odasına, evine kapanmış. Üretmiş. Mimari projelerle yarışmalara katılmaya devam etmekle kalmamış, iç mimariye de yönelmiş, mobilya tasarımları da yapmış. Eserlerinin inşa edilmemesinin onu küstürüp yıldırmadığı anlaşılıyor. İnşa edilmeyeceğini bile bile sadece kendi için çizmiş.   
Uygulanmış sadece iki projesi var. Bunlardan biri Yıldız Sarayı İstanbul Balkan Konferansı Tefriş Projesi. Tasarladığı mobilya üretilip uzun yıllar kullanılmış. Diğeri Şişli Camisi’nin şadırvanı. Cenazesi Şişli Camisi’nden kaldırılmış.    
Değerli değersiz her şeyin toplandığı bir müze evi olduğu belirtiliyor. Sürekli toplamış. Çizdiği tüm projeleri saklamış, arşivlemiş. Yalnız bir yaşamı var. Hiç evlenmemiş.
Romanı yazılacak bir yaşam öyküsü var Nazimî Yaver Yenal’ın. Yaşamının gizlerini, nasıl bir ruh halinde olduğunu merak ediyorsunuz. Serginin küratörü Büke Uras ve Baha Tanman'ın editörlüğünü yaptığı 241 sayfalık kapsamlı katalogda yer alan yazılar bu gizemli yaşam öyküsünün “kamusal” yanını ayrıntılı olarak gözler önüne seriyor, özel yaşama dair ipuçları veriyor. mimarın önemini vurguluyor. Özelini ise Selim İleri gibi bir romancı yazana kadar merak edeceğiz. 
“Bir Kağıt Mimarının Hayali Dünyası Nazimî Yaver Yenal” sergisi 3 Mart 2018’e kadar Beyoğlu’ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde sürecek.29.11.2017

This page is powered by Blogger. Isn't yours?