Cuma, Temmuz 28, 2017

 

“Ardında bir saik olmayan suç yoktur”



Wolfgang Schorlau’nun Münih Komplosu faili meçhul cinayetlerin failleri hakkında bir roman. “Derin devlet”in ilişkilerini, neonazilerin varlık sebebini araştırıyor.
Schorlau’nun Mavi Liste romanından tanıdığımız emekli polis, özel detektif Dengler bu kez 1980’de Münih’te geleneksel Ekim Festivali’nde 13 kişinin ölümü, iki yüzden fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan bombalı saldırının gerçek faillerini arıyor. Hem de otuz yıl sonra.
Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da gerçekleştirilmiş en büyük bombalı teror eylemidir. Polis kayıtlarına göre bombalama eylemini bir neonazi tek başına gerçekleştirmiştir. Münferit bir olaydır. Eylemin arkasında bir örgüt yoktur.
Dengler Alman Federal Polis Teşkilatı BKA’dan emekli olmuştur. Yıllar sonra hem de BKA’nın başkanı tarafından aranıp 1980’de Münih’de gerçekleşen bu bombalama olayını araştırması istenince şaşıracak ama görevi de kabul edecektir.
Schorlau’nun polisiyelerinin kahramanı emekli polis, özel dedektif Dengler olsa da roman tek boyutta, kahramanının bakışı ve anlatımında gelişmiyor. Klasik polisiyelerden farklı olarak çok boyutlu olarak kuruluyor roman. Olayın diğer tarafındaki failleri ve azmettirenlerin bakış açılarını, anlatımlarını da katıyor romana. Araştırmanın tetiklediği yeni faili meçhul cinayetleri ve onların kurbanlarını da tanıyoruz.
Dengler soruşturma dosyalarını okumaya başladığı andan itibaren olayın bir kişinin üzerine yüklenip kapatıldığı kanısına varır. Sanki bombalama eyleminin arkasında kimse yokmuş, tek kişilik bir eylemmiş gibi algılanması için elden gelen her şey yapılmış ve soruşturma tüm aksi emareler ve delillere rağmen hızla kapatılmıştır.
Muhafazakâr parti CDU’dan İçişleri Bakanlığı siyasi müsteşarlığına seçilen Kontes Charlotte von Schmoltke’nin Neonazilerin partisi NPD’nin örgütlenmesini Almanya’nın yurtiçi istihbaratını yürütmekle görevli Anayasayı Koruma Kurumu’nun yönlendirdiği ve bu örgüt NPD’nin içindeki militanlarını çekerse partinin işlevsiz hale gelip dağılacağı öngörüsü ile yaptığı girişimler bu araştırmanın tetikleyicisi olmuştur.
NPD’nin yasaklanması gerektiğini düşünen Charlotte önce Anayasayı Koruma Kurumu’nun başkanı ile görüşür ve ondan NPD’nin içindeki adamlarını çekmesini talep eder. Başkan bu adamları NPD içinden çekersek deşifre olurlar ve intikam almak isteyecek Nazilerin hedefi haline gelirler diyerek reddeder.      
Anayasayı Koruma Kurumu’ndan aldığı red cevabı ile çıkan Charlotte doğruca rakip kuruluş BKA’ya gider, başkanıyla görüşür ve BKA başkanı Dr. Schneider’dan Anayasayı Koruma Kurumu’nun NPD ile ilişkisini araştıran bir soruşturma yapmasını talep eder. Bu çalışmaların Anayasaya aykırı olduğu kanısındadır. Dr. Schneider ellerindeki bilgiye göre her yedi NPD yetkilisinden birinin maaşını Anayasayı Koruma Kurumu’ndan aldığını söyler.
Anayasayı Koruma Kurumu iki Almanya birleştikten sonra Doğu’da işleyen hiçbir sanayi kuruluşunun kalmayacağı ve bunun işsizlik gibi sorunlar çıkartıp toplumsal patlama yaratabileceğini öngörmüştür. İşsiz gençlerin sol ya da komünüst örgütlere katılıp 1968 eylemleri gibi olaylar yaratmasını önlemek için daha Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden önce Doğu’daki milliyetçi potansiyeli de değerlendirerek Batı’daki neonazileri NPD’de örgütlemişlerdir. Sonuçta operasyon kontrolden çıkmış NPD Anayasayı Koruma Kurumu’nun partisi haline gelmiştir Dr. Schneider’e göre.
Charlotte’un teklifini kabul eden Dr. Schneider, özel dedektif Dengler’i 1980 Münih Bombalı eylemini yeniden araştırmakla görevlendirir. Münih’in failleri NPD’nin kurucuları arasında mıdır yoksa eylem Anayasayı Koruma Kurumu’nun yöneticileriyle mi bağlantılıdır? Roman boyunca cevaplanması gereken en önemli soru bu gibi görünmektedir.
Dengler “Ardında bir saik olmayan suç yoktur” düsturu ile çalışır. “Saik” Arapça kökenli bir sözcük  sebep, neden, güdü anlamına geliyor. 1980 Münih Bombalı eylemi ne amaçla yapılmıştır, sorusuna cevap ararken yolunun politikacılarla kesişmesi kaçınılmazdır. Bu eylem hemen seçimlerden önce gerçekleştirilmiştir. Bir açıdan bakınca muhafazakâr adayların seçimi kazanması için bir neden olarak da görünmektedir. CDU-CSU’nun adayı eylemin faili olarak hemen Kızıl Tugaylar örgütünü göstermiştir. Seçmenin solcu terorist bir saldırı var, onlarla en iyi muhafazakârlar mücadele eder diyerek oylarını CDU-CSU’nun adayına vereceği öngörülmektedir. Ama bombacının Neoanazi çıkması tüm planları değiştirir. Peki planların böyle değişmesini sağlayan güçler kimlerdir?
Burada Dengler’in yoluna Gladio’ya çıkıyor. Nato tarafından gizli olarak örgütlenen kontrgerilla operasyonunun İtalya’daki kod adı Gladio. Nato bünyesinde ABD’li gizli örgütler tarafından casusluk ve gerilla savaşı yapmak amacıyla kurulmuş. NATO üyesi hemen her ülkede benzeri örgütlenmelere gidilmiş. Nato’da merkezi bir yönetimi var. Nato üyesi ülkelerde siyasi gelişmeleri kendi stratejilerine göre şekillendirmek için bombalamalar, faili meçhul cinayetler gibi yasadışı eylemlere girdikleri, bu eylemler için gizli silah ve cephane depoları olduğu anlaşılınca İtalya gibi ülkelerde soruşturulup yöneticileri yargılanmış ve kapatılmışlar. Almanya’da ise böyle bir soruşturma yapılmamış.
Özel dedektif Dengler Trabzon’a kadar gitmesini gerektiren bir araştırma yapar. 1980 Münih bombalı eylemini yapanların kimliğini çözer. Bunların Anayasayı Koruma Kurumu, Alman uluslararası haberalma teşkilatı BND, politikacılar ve Gladiyo tipi ilişkilerini ortaya çıkartır. “Demokratik bir devletin doğrudan doğruya kendisi, siyasi çıkarları gerektirdiğinde suikastler ve teror saldırıları gerçekleştirebileceği”ni anlar.
Wolfgang Schorlau’nun Münih Komplosu (2016, çev. Hulki Demirel, İletişim yay.) kanlı bir bombalama eyleminden yola çıkarak devletin istihbarat örgütlerine, politikacıların kirli işlerine, skandallar ve nihayet cinayetlerle uluslararası bir boyuta varan öyküsü ile siyasi polisiyenin iyi bir örneği.24.11.2016

Etiketler: ,


 

Yaz tatilinde neler okuyacağım?



Yaz tatillerini kitap okumak için fırsat olarak görenlerdenim. Kışın ne yapıyorsun, diyeceksiniz. Kışın da kitap okuyorum ama tatil listem biraz farklı oluyor. Kalın kitaplar, polisiyeler, gittiğim yer hakkında kitaplar, yol ve yolculuk öyküleri ve tabii şiir ağır basıyor tatil kitapları listemde.
Kışın iş yoğunluğu kalın kitapları sindire sindire okumaya zaman bırakmıyor. Tatilde daha fazla boş zaman ve yoğunlaşma olanağı var. Henry James’in Güvercinin Kanatları (çev. Berna Gülpınar, Artemis yay.) 682 sayfa. Arka kapak yazısı “Şeytan işe karıştığında aşk masumiyetini kaybeder” cümlesi ile başlıyor. Henry James roman türünün, modern edebiyatın kurucu adlarından. Eserlerini ince ince, oya gibi işliyor. Zengin bir kadının yeğeni ile parasız bir gazetecinin aşkları kalıcı bir ilişkiye evrilip, evlilikle noktalanabilecek mi? Zengin ve hırslı teyze yeğeni için böyle bir evliliği öngörmezken tutkulu âşıklar amaçlarına ulaşmak için kimi kurban edecek? Televizyon dizilerine konu olabilecek bu konu büyük bir romancının kaleminden nasıl bir esere dönüşüyor, merak etmemek elde değil.
Jonathan Safran Foer, Amerikan edebiyatının yükselen isimlerinden. 1977 doğumlu yazar her zaman ilgiyle okunacak eserlere imza atıyor. “Jonathan Safran Foer, uzun bir aradan sonra kaleme aldığı romanı Buradayım’da (çev. Begüm Kovulmaz. Siren yay.) kendi hayatlarının çeperinde sıkışıp kalmış iki insanın, Jacob ve Julia’nın öyküsünü anlatıyor. Bir kadın ile bir erkeğin, bir anne ile bir babanın ve yaşamın dayanılmaz ve muhteşem yükünü taşımanın öyküsü bu..” diye tanıtılan roman 678 sayfa.
Sıcaklarla aram yok diyorsanız yolunuz Karadeniz’in serin yaylalarına uzanacaktır. Bu yolda iki kitap yoldaşlık edebilir. Karadeniz araştırmacısı, seyyah Uğur Biryol Kaçkarlarda Bulut Olsam’da (İletişim yay.) şahane fotoğraflarla Pokut, Samistal, Amlakit, Hazindağ ve Kavrun gibi yaylaların öyküsünü anlatıyor. Araştırmacı gazeteci İsmail Saymaz ilk öykü kitabı Çay Güzeli’nde (İletişim yay.) çay tarlasındaki emekçiden, denize çıkmaya hazır balıkçıdan Rus pazarındaki göçemene uzanan insan öykülerini tatlı dille anlatıyor.
Murathan Mungan iyi bir şair ve yazar olmasının yanında titizlikle hazırladığı antolojileri ile de dikkati çeker. Kimin neyi yazdığı kadar kimin de ne konuda yazabileceğini de iyi bilir. Seçkilerini daha önce yayımlanmış eserlerden olduğu kadar özel olarak ısmarladığı öykülerle oluşturur. İlkbaharda tren odaklı öykülerden oluşan Tren Geçti ve vapur odaklı öykülerden oluşan Edebiyat Seferleri için Vapur Tarifeleri adlı seçkileri (Metis yay.) yayımlandı. İyi birer yol arkadaşı olacak kitaplar...
Çok satan listelerinin değişmez adı, çağdaş klasiklerden Stefan Zweig yerinde duramayan, sürekli seyahat edenlerdenmiş. Yolculuklar’da (çev. Ahmet Arpad, Everest yay.) çeşitli vesilelerle gittiği Londra, Oxford, Viyana, Paris, Avignon, Anvers, Floransa, Sevilla, Zürih, Salzburg gibi şehirleri kendine has bakış açısı ile anlatıyor.
Wolfgang Schorlau tamamen belgelere dayalı polisiyeler yazıyor. Wolfgang Schorlau Türkçede yeni yayımlanan polisiyesi Koruyan El’de (çev. Hulki Demirel, İletişim yay.) Almanya’da 2000-2006 yılları arasında biri Yunanistan, sekizi Türkiye kökenli dokuz göçmenin öldürülmesini ve bu olayların faili olarak suçlanan Neonazilerin polisçe öldürülmesinin ardındaki gerçekleri araştırıyor. “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” adlı ikisi öldürülmüş, biri yıllardır yargılanan bu üç kişilik örgütün on yıllı aşkın sürede bir çok cinayetin ve soygunun faili olduğu da iddia ediliyor. Schorlau Almanya devletinin gizli servisleri ve Neonaziler arasında “derin” ilişki olduğu kanısında ve devlet içinde Neonazileri koruyan bir el olduğu görüşünde.
Petros Markaris Angelepulos filmlerinin senaristi olarak tanınsa da komiser Kostas Haritos’un maceralarını anlattığı polisiyeleri ile ünlendi. Komiser Kostas Haritos’un başkahraman olduğu polisiye romanları 14 dile çevrilmiş. Batık Krediler (çev. Hulki Demirel, Can yay.), Komiser Haritos’un Türkçedeki yeni macerası. Komiser Haritos 2010’da Yunanistan’daki büyük ekonomik kriz ardından Yunan finans dünyasında yaşanan ölümleri araştırırken Avrupa Birliği’nden Yunanistan’a akan paranın kimleri zengin ettiğinin de peşine düşüyor.
Doğan Kitap “Shakespeare Yeniden” başlığıyla yeni bir dizi başlattı. Dizide 400. doğum yıldönümü şerefine Shakespeare’in eserlerini Dünyaca tanınmış yazarlar yeniden yazmışlar. Dizinin ilk kitabı Jeanette Winterson’un Zaman Boşluğu (çev. Yeşim Seber, Doğan Kitap). Winterson romannında Kış Masalı’nı kralların dünyasından günümüze aktarmış.
Özlem Alkan K. iyi bir blogger olarak tanınmış. Türk öykücülüğünün büyük adlarından Tarık Dursun K ile bir akrabalığı var mı bilemiyoruz. Ama soyadını “K” olarak bırakması öyle çağrışımlar yaratıyor. “Ağır Bir Şeyin Fazla Gürültü Çıkarmadan Devrilişi” en uzun ve garip adlı kitaplar listesine de aday. Özlem Alkan K. ilk romanında “iki insanı bağlayan ve koparan şeyler, modern ilişkilerin ardındaki tedirginlik, rüyalarda ifade bulan hakikatler ve güvenli yaşamların köşesinde pusu kurmuş bekleyen vahşet”i anlatıyormuş. Günümüz şehirli, orta üst sınıf insanın yaşadıklarına tanıklık da diyebilir miyiz, bilemiyorum.
Fuat Sevimay’ı iyi bir çevirmen olarak biliriz. Dikkatli okur dergilerdeki öyküleri ve yayımlanmış kitapları ile de anımsayacaktır. Fuat Sevimay Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü kazanan yeni romanı Kapalıçarşı’da (Hep Kitap) 1450’lere, Kapalıçarşı’nın inşasına uzanıyor ve oradan bugünlere doğru geliyor ve “Kapalıçarşı’nın ruhunu ve o ruhu oluşturan efsunu, eğlenceli bir dille anlatıyor”muş.
Listem bu kadar değil. Ahraz’la sevip beğendiğimiz Deniz Gezgin’in yeni romanı YerKuşAğı (Sel yay.), ismi gibi değişik öykülerden oluşan Arda Kıpçak’ın ilk öykü kitabı Değişik (Vapur yay.), Ferit Edgü’nün öykü taslaklarından yola çıkarak dokuz öykücünün yazdığı Parçalar (Dedalus yay.), Engin Barış Kalkan’ın Maveraünnehir Nereye Dökülür (İletişim yay.) ve Emir Çubukçu’nun Günün O Belirsiz Vaktinde (Can yay.) listemdeki öykü kitapları.
“Şairlerin şairi” Wallace Stevens’ın Türkçe’deki ilk kitabı Bir Karakuşa Bakmanın On Üç Yolu (çev. Gökçenur Ç. Yitik Ülke yay.), küçük İskender’in Ölen Sevgilimin Şiir Defteri (Can yay.), Selahattin Yolgiden’in Herkes Ayrıldı Kendinden (Kırmızı Kedi yay.) Aslıhan Tüylüoğlu’nun Gölge Günah ve Kedi (Karşıyaka Belediyesi) ve Hüseyin Peker’in Toz Bile Değilken (Artshop yay.) listemdeki şiir kitapları.
Hepinize iyi tatiller.  27.07.17

 

Mizah dergiciliği biter mi?



Levent Cantek ve Levent Gönenç Muhalefet Defteri’nde (Yapı Kredi yay.) ülkemizdeki mizaha ilk mizah dergilerinden başlayıp günümüze uzanan bir perspektifte bakıyor. 1870’de yayımlanan Diyojen’den bugünün dergileri LeMan’a, Penguen’e, Uykusuz’a kadar değişmeyen temel sorunları ele alıyorlar.
Kuşkusuz en temel sorun sansür. Mizah dergilerinin başı her zaman sansürle dertte olmuş. İktidarların sağ ya da sol olması durumu değiştirmiyor. Karikatür, mizah yönetenleri her zaman korkutuyor, kızdırıyor.
Doğrudan yasaklamanın yanısıra akağıt tahsis etmemek gibi dolaylı yollardan da yayımları engellenmiş. Abdülhamit zamanında da, Cumhuriyet’in kuruluşunda da, Menderes, Demirel, Özal gibi şimdi hayırla yad edilen liderlerin dönemlerinde de değişen bir şey yok. Liderler tüm basını olduğu gibi mizah dergilerini de kendilerinden yana görmek istiyor.
Türkiye’nin en uzun ömürlü dergisi, 1922’den 77’ye dek yayımlanan Akbaba’nın ve patronu Yusuf Ziya Ortaç’ın öyküsü ilginç. Mizah dergileri doğaları itibariyle muhalif olmalıdır görüşünü Akbaba yalanlıyor. Cantek ve Gönenç’e göre Yusuf Ziya Ortaç her zaman iktidarla iyi geçinmeyi bilmiş, devletten destek almış ve Akbaba hep iktidarların yanında olmuş. Akbaba hiçbir zaman çok satan bir dergi olmamış. O nedenle ilana muhtaç ve devlet desteğine gereksinimi var. Ama yayımlandığı dönemlerde mizahı da, mizah dergiciliğini de anlayış olarak belirlemiş.
Günümüz mizah dergiciliğini belirleyen ise Akbaba değil Gırgır. Gırgır, dergi olarak 70’li yılların başından 80’lerin sonuna kadar belirleyici olmuş. Cantek ve Gönenç, Oğuz Aral’ın dergicilik anlayışının sonraki dergileri de etkilediğini yazıyor. Gırgır’a benzer ya da karşı ama hep onun açtığı yoldan ilerleyen dergiler yayımlanmış. Öyle ki hâlâ Gırgır’ın dergi boyutunda basılıyor mizah dergileri. Biçimi bile değiştirmek mümkün olmadı. Aynı zamanda karikatürcü ve yazarlar için bir okul niteliğinde olduğu için Gırgır’ın izlerini sonraki dergilerde görüyoruz. Biçim ve içerikte bir süreklilik var.
Günümüzde yayımlanan LeMan, Uykusuz, geçenlerde kapanan Penguen, Gırgır ekolünün dergileri. Daha önceleri yayımlanan Fırt, Avni, Limon, Hıbır, Deli, Mikrop, Pişmiş Kelle gibi dergilerde eklendiğinde neredeyse 60 yıldır süren bir mizah ve dergicilik anlayışından söz ediyoruz.
Mizah dergilerinin artık okunmaz olmasında bu sürenin de etkisi var sanıyorum. Değişim için geç kalındığını söyleyebiliriz. Tabii ki Gırgır’ı izleyen dergiler onun tamamen benzerleri değildi. Cantek ve Gönenç’in de belirttiği gibi Leman’ın 90’lı yıllardaki başarısında postmodern çağı doğru okumak ve ona uygun dergicilik yapmanın da payı büyük. Penguen de, Uykusuz da kendilerine göre Gırgır anlayışını geliştirip, değiştirdiler. Ama 2017’de artık bu anlayıştan yola çıkarak mizah dergiciliği yapılamayacağı anlaşılıyor.
İhtiyarladılar, genç yazar ve çizer yetiştiremediler. Günümüz gençliği ile bağları koptu. Ülkenin politik yapısı da değişti. Siyaseten ortadan ikiye bölündük. Siyasilerin mizaha hiç tahammülü yok. Musa Kart örneğinde olduğu gibi bir kedi karikatürü bile terorist damgasıyla hapis edilmenize yetiyor. Öte yandan dergilerin yapamadığını sosyal medya kullanıcıları yapıyor. Mizah artık internette, sosyal medyada. 
İnternetin etkisiyle dergicilik genel olarak kan kaybına uğradı. Mizah dergilerinin tirajları çok düşük diyoruz ama hâlâ en çok satan dergiler onlar. Onları bir tek Metin Üstündağ’ın icat ettiği mizahla edebiyatın karıldığı ve zamanla edebiyatın ağır bastığı Ot’giller zorluyor. Onların da ne kadar kalıcı olabileceğini göreceğiz.
Ben Gırgır devrinin kapanmasının mizah dergisi geleneği bitirmeyeceğini, internette yapılamayanı yapan anlayışla yayımlanacak mizah dergilerinin geleceğini düşünüyorum. 28.07.17   

Etiketler: ,


Perşembe, Temmuz 20, 2017

 

“Çatal dili damağına değdi, tıs sesi çıktı”



Minimalizm, “modern sanat ve müzikte, kökeni 1960'lara giden, sadelik ve nesnelliği ön plana çıkaran bir akımdır” diye tanımlanıyor. “Eksiltme, indirgeme ve kısıtlama teknikleriyle ve damıtma yoğunlaşma süreçleriyle küçüklük ve sadeliğin sağlanması” sanatta minimalizm için ortak bir beklenti. Gereksiz detaylardan ve süslemelerden kaçınmak plastik sanatlar için minimalizmin bir koşulu gibi görünse de edebiyatta da bu yaklaşım beklenir. “Yalınlık” da temel bir beklenti. Yalın olan da sade ve doğal oluyor. Robert Browning’in “az çoktur” deyişi önemli bir kıstas.
Selçuk Orhan “Minimalizmin bir boşluk estetiği olduğunu, minimalist yapıtlarda dengenin boşluk ekonomisi, yani boşlukla içeriğin ağırlıklarının ayarlanması yoluyla kurulduğu” tezini savunur (“Boşluğun Öyküsü Minimalizm, selcıkorhan.com).
“Boşluk estetiği” tanımı bana da yakın geliyor. Sanatçının, yazarın bıraktığı boşlukları okurun tamamlaması yani kendi yorumunu eklemesi arzu ediliyor. Aslında bu yazış biçimi gerçekliğe en yakın ifadeyi de sağlıyor. Gerçek hayatta da yaşananları, olayları tam olarak bilemeyiz. Onları yorumlamamız, kendimizce tamamlamamız gerekir. Yani minimalist yapıt okurun katkısını gerektirir. Bu yorumun da yanlış olması, yanlışlıklar barındırması kaçınılmazdır. Okurdan okura da değişken olacaktır tamamlama işlemi.    
Selçuk Orhan “Minimalist yapıt anlamını okunarak değil şerh edilerek kavrayacaktır. Ancak yapıtı oluşturan biçimsel ya da anlamsal ögelerin bilinçli yalınlığı karşısında şerhe kalkışan kişi bir açmaza düşecektir” diyor.
Minimalizm yeni bir şey gibi görünüyor ama sanat ya da edebiyat tarihini incelediğinizde çok eskilere dayandığını görüyoruz. Demokrit, Heraklit ve Ezop’a kadar gidiyor geçmişi. Fransız edebiyatından da Pascal, La Rochefoucauld, La Fontaine ve La Bruyère örnekleri veriliyor. Pek fazla geçmişe uzanamayanlar için Samuel Beckett iyi bir örnektir. Tabii Raymond Carver da ilk akla gelecek minimalistlerden. Ferit Edgü, Barış Bıçakçı ve Selçuk Altun, daha geriye gidersek Vüsat O Bener, hatta Sait Faik...
Kısalığın minimalizm için bir koşul olmadığını da söylemeliyim. Minimalizm bir anlayış, yaklaşım.
Motte Warren’in minimalist yapıt tanımı “azaltılmış söz dağarı, kısa cümleler, karakterin düşünce veya duygularının ifadesinde ketumluk, süsten uzak sade bir dil kullanımı ve abartıdan kaçınma, tarafsız anlatıcı, hatta anlatıcı yokluğu, diyaloglara fazlaca yer verilmesi, çok az sıfat kullanımı, iletişim aracı olarak esasen betimlemeye (diegesis) değil gösterime (mimesis) yer verilmesi, gündelik yaşamın keskinliği, şimdiki zaman üzerine vurgu” tanımı bana uygun görünüyor. Mehmet Fikret Aragüç’ün “Sanattan Edebiyata Minimalizm ve Edebi Bir Uygulama” adlı makalesi bu konuda genel bilgilenme için yararlı bir kaynak (bkz. “academia.edu/30707494/Sanattan_Edebiyata_Minimalizm_ve_Edebi_bir_Uygulama”).
Melike Uzun’un “Soğuk ve Temiz”i (2017, iletişim yay.) 130 sayfa. Altı satırlık bir bölümle başlıyor. Üç satırlık bölüm de var. Bir tane beş sayfalık bölüm var. Genel olarak bölümler tek sayfada bitiyor. Boşluğu sadece anlatının içeriğinde değil kitabın yapısında da önemsemiş. Beyazlıklar okura durup düşünme, okuduğu bölümü anlama, anlamlandırma zamanı vermek için konmuş sanki.
Romanın ana kahramanı Defne suskun, ezik, yaşayacaklarına karşı çaresiz bir yapıda çıkıyor karşımıza. Asi nehri kıyısında bir ilçe. Herhalde Hatay’ın bir ilçesi. Kenar mahallelerden birinde yoksul bir aile. Kentleşen ama doğayla ilişkisini de henüz kesmemiş... Bir yanıyla çayır, çimen, portakal bahçeleri, bir yanında da nehir var.   
Defne tam bir ev kızı. Okulu, sanırım zorunlu eğitimi tamamlar tamamlamaz eve kapatılmış. Ne yapılacağı söylenmeden evin tüm işini yapıyor. Babasına, ağbilerine karşı saygılı. “Tek kusuru yavaşlığı” diyorlar. Salyangozlardan bile yavaş.
Salyangoz benzetmesi manidar, çünkü Defne’nin salyangozlarla ve sonra yılanlarla yakın ilişkisi var. Anlatıda da bunlar, salyangoz ve yılanlar belirleyici işlevler yüklenecekler.
Kimseler fark etmese de içindeki sıkıntı yavaşça büyüyor. Ev işlerini uzatmasının, aşırı titizliğinin temelinde bu sıkıntının olduğu kuşkusuz.
Kısmeti gelir, kendisini bulur. Defne de diğer benzerleri gibi evlendirilir. Üstelik iyi bir kısmetle, mahallenin zenginlerinden, İlyas Mobilya’nın sahibinin oğlu İlyas’la. Zamanında boynuna yılan dolayıp korkuttuğu çocuktur İlyas.
Defne bir çemberden çıkıp diğer çembere girmiştir. Ama niyeti bir an önce çemberin dışına çıkmaktır. İçindeki yılan sesi de gelişmelerin habercisidir.
Kaynanasının evindeki yaşamı baba evinde yaşadıklarından farksızdır. Hamile kalması yaşamına değişiklik getirir. Deniz “Gadir Bayramı”nda doğmuştur. Onuruna kurban edilen dananın kesip biçilmesinin simgesel anlamı ve romanın başındaki Metrane imzalı alıntı öykü geliştikçe anlam kazanmaya başlar.  
Oğlu Deniz büyürken onun da sıkıntısı büyür. İçindeki tıss sesi gün geçtikçe daha çok duyulmaya başlar. Gerçekçi anlatımın simgeselleştiğini ve anlatının giderek fantastikleştiğini görürüz.
Defne’nin yaptığı mantar yemeğinden kocası İlyas’ın ölümü ile roman yeni bir evreye girer. Ana oğul evi terk edip İstanbul’a gelirler ve birlikte bir hayat kurarlar.
İstanbul bambaşka bir hayat, farklı mücadeleler demektir. İstanbul’un derinliklerinde birlikte ayakta kalmaya çalışırlar. Deniz’in tutuklanıp ölümü ile de Defne’nin tek bir yaşama amacı kalır.
Soğuk ve Temiz için arka kapakta “yokluğun, merhametsizliğin ve hesaplaşmanın romanı” denmiş. Melike Uzun Defne’nin yaşamını anlatırken minimalist bir anlayışla, sert ve gerçekçi bir dille merhametsizliğin yarattığı yokluğu, yoksulluğu güçlü bir şekilde yansıtıyor. Defne’nin yaşamdaki kararlılığın kaynakları ve nedenlerindeki boşlukları doldurmak da okura kalıyor. Dikkatle okunması, hem biçim hem de içerik açısından tartışılması gereken bir roman.  20.07.2017

Etiketler: ,


This page is powered by Blogger. Isn't yours?